Kelâmbaz

Şu Üniversite Meselesi

Milletçe konuşmayı sevdiğimiz meseleler vardır. Türkçe meselesi, vatan-millet tarifleri, yakın tarihin tartışmalı meseleleri (say baştan: İttihat Terakki, 2. Abdulhamid Han, Lozan, tek parti devri) gibi… Osmanlı tarihini sahiplenecek miyiz yoksa unutacak mıyız? Sultan Vahiduddin (galat olarak Vahdettin) hain miydi değil miydi? İşbu meseleler gibi bir de maarif meselemiz var. Sabahlara kadar konuşuruz. Müfredat şöyle değil, böyle olmalı. Efendim, bugünkü eğitim sistemi çocuğu ezbere yönlendiriyor, test çocuğu olup çıkıyorlar. Şu dersi programa eklemeli, bu dersi çıkarmalı. İki senede bir imtihan sistemini ve ismini değiştiriyorlar, olacak iş mi yahu?! İlkokul öğretmeni okul bahçesinde sene-i devriyede bağırıyor: “… idarenin belli bir zümrenin tahakkümünden alınıp bizzat milletin kendisine tevdîsine …”. Çocuk düşünüyor: “Zümre ne demek? Tevdî ne anlama geliyor?”.

Sonu gelmez muhabbetlerin çiğnene çiğnene lapa olduğu memleketimiz, Ahmed Hamdi Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde tasvir ettiği kıraathaneye benzer. Kahramanımız Hayri İrdal’in aylaklık zamanında takıldığı kahvede, aynı espriler 40 defa dahi tekrarlanmış olsa, farklı bir nüansla, belki değişik bir mimikle tekrar tekrar yapılır, herkesin ezbere bildiği fıkralar bitesiye anlatılır, bu esnâda kıraathane halkı gün sonunu görür. Biz de topluca gün sonunu görmeye çalışan bir milletiz. Sık konuştuğumuz meseleleri çözmek istediğimizden emin değiliz. Biz emin olmayınca içimizden çıkardığımız idarecilerimiz bu meseleleri çözmez. Biz de yarın konuşulacak mevzu hazır olduğundan gönül rahatlığı ile uyuruz.

İşte vatanını seven bir grup arkadaş toplanmış muhabbet ederken meclistekilerden biri: “Bugün üniversitelerin en büyük problemi nedir? Bir STK’cı olsa idin nasıl bir hal çaresi teklif ederdin?” şeklinde bir soru tevcih edince, aklımdan yukarıda ifade ettiklerim geçti. Ama her nasılsa soru bir yerden soruldu ya, biz de bu lapayı çiğneyelim dedik.  Muhabbetin ortasında, üniversite geçmişime kısa bir zihnî yolculuktan sonra aşağıda zikredeceğim hususları ifade ettim.

Efendim evvelâ hocalar ödev, proje, vize-final imtihanları vesaire ile uğraşmak istemiyorlar. Talebenin geçmeye veya harf notuna oynadığı memleketimizde gözardı ediliyor bu problem. İmtihanda talebeyi terletmek, ezber ödevler, ezber projeler vermek uğraşmak değildir. Ödevden, imtihandan kasıt öğrettiğini görmektir. İmtihan ederken bir daha öğretmektir. Ayrı bir çaba ister bu. Ekseriyâ hocalarımız da bu çabayı göstermezler.

Devam edelim. Şu batılıların “term paper” dedikleri nesne bizim müfredata yerleşmemiş. Hadi biz buna “dönem ödevi” diyelim. Kendi imkanı el verdiğince “dönem ödevi” veren hocalarımız var, ama bu metot üniversite eğitimi usülümüzün bir parçası değil. Lisenin de değil. Şimdi talebe lisede ne ödev, ne makale, ne proje gördüğü için bir meselede 3-5 kaynak kitap bulup, derinlemesine okuyup, probleme nüfuz ettikten sonra başı sonu belli bir bütün bir rapor ortaya koyma alışkanlığını kesbetmediği için muhakeme eksikliği ile malul oluyor. Daha en başta, ele aldığı problemi ağyarını mâni efrâdını câmi şekilde ifade edemiyor, makul çerçevede çözüm mütalaa edemiyor. Halbuki dönem ödevi usülü yerleşse kitap okuma nisbeti artacak, üniversite başarısı belli seviyede yükselecek. Daha lisede iken talebe bu usüle adapte olmalı.

Sâlisen, anlayan, idrâk edebilen beri gelsin, bizim memlekette derse girmemek diye bir ‘fenomen’ var. Şimdi talebe bakıyor, mezun olduktan sonra ya hasbelkader kazandığı birkaç meziyete istinaden iş bulacak veya not ortalamasına ya da dil bilmesine yaslanacak, hooop o günkü dersi paslıyor bizimki. Hoca anlatamıyordur, ders sıkıcıdır, ileride bunları ne yapacaktır. Bunlar boş işlerdir, dersi geçse yeterdir, hele B alsa tadından yenmezdir. Vaziyet böyle iken, talebenin üniversite geçmişini isabetli bir şekilde yansıtabilecek başka bir parametre esas alınsa talebe bir nebze üniversiteye, eğitime, öğrenmeye saygı duyacak. Mesela tavsiye mektubu sistemi tesirli, şeffaf ve dürüst bir şekilde devreye sokulabilse…

Geçelim. Devlet üniversiteleri parasız, vakıf üniversiteleri ise para kazanmak – eğitim satmak denkleminde para kazanmaya odaklanmış vaziyette. Dış ses: “Beyefendi bizim kurumumuz eğitimi, akademik başarıyı, bilimi, aydınlığı önceleyen bir kurumdur!”. Bizim merceğimizde ülkenin vasatî vaziyeti var. Herhangi hususî bir üniversiteden bahsetmiyoruz. Devlet üniversitelerinin parasız olmasındaki kusura gelince, sosyal devlet anlayışı ve eğitim imkanlarında eşitlik gibi meseleler ile fazlaca alakadar olan okurlarımız itiraz edebilir. Fakat dikkat buyurursanız, devlet üniversiteleri parasız dedim efendim, ücretsizliğinden dem vurmadım. Kesinlikle bunun çözümü talebenin sırtında kambur olacak borçlar verip, memlekette bir başka büyük kredi çukuru açmak değildir. Sadece şunu söylemek istiyoruz: 1. Üniversite para işidir. 2. Talebelik anlayışının bozuk olduğu memlekette talebenin fakir olmasıyla zengin olması arasında fark yoktur.

Üniversitelerimizde akıl almaz seviyede kopyacılık, intihal (plagiarism) alıp yürümüştür. Kopyala yapıştır metodu öyle yaygın ki bazı öğrenciler kendilerine ait hiçbir şey ortaya koymadan mezun olabiliyor. Sadece ahlâki bir problemmiş gibi gözükse de, esâsen burada çok katmanlı bir problemle karşı karşıyayız. Öğrencinin penceresinden vaziyet şöyle: üniversitede başarısız olmak, üniversiteyi bırakmak zorunda olmak hayatın sonu, utanç kaynağı, depresyon vesilesi. Ne yapıp etmeli, bu dersleri geçmeli. Hal böyle iken, üniversite de öğrencisini mezun etmeyi bir vazife bilince “eşek bağlasan mezun olur” deyişi meşhur oluyor. Boğaziçi, İTÜ, Yıldız, İstanbul ve Marmara üniversitelerinin mezuniyet istatistikleri saçma derecede yüksek. Parasız devlet okulu diploma vermek zorunda mı? Ha üniversite ne yapsın, adamı mezun etmeyip başına dert mi alsın? Çocuk ne yapsın, okulu bırakıp da aç mı kalsın? Kopyayı hazırla geç git. Çözüme nereden başlamalı? Bir paradoks…

Hocalar motivasyonsuz… Ama bunun ziyade teşviklerle değil, Türkiye’deki akademinin umumi havası ile bir alakası var. Üniversitede siyaset odaklı eğitim yapan bir güruhun yanısıra sadece maişeti için hocalık yapanlar, ununu elemiş eleğini asmışlar, hevesini kaybetmişler, başka işle uğraşmak istemediği için hocalık yapanlar var. Bölüm kontenjanları yüksek. Malum sosyal politikalar gereği herkes okumak hakkına sahip olmak zorunda.  Misal mühendislik okulu diyelim ki 100 mezun veriyor, 35-40’ı gidiyor pazarlamacı oluyor, finansçı oluyor, pederin yanında işe başlıyor. 100’ü de mühendis olmayacak tabii ki, olmamalı da, ama bu nisbet altüst olmuş. Bunlara bir de aileden uzakta olan talebelerin tembelliğini ekleyiniz. Çoğu öğrenme, merak, çalışma disiplini kazanmadan üniversiteye geliyor. Hemen burada bir şerh düşelim: muhakkak ki ifade ettiğimiz bu son sıkıntının ergenlik yaşının ilerlemesi gibi bir fizyo-psikolojik (böyle bir kelime var mıdır bilmiyorum ama muradım budur) sebebi de var. Fakat bu meselenin de lise eğitimi sürecinde ele alınması gerekiyor.

Tüm bunların neticesinde “başarı” ya da “muvaffakiyet” kelimeleri yakın zamanda gerçekleşmesi beklenen ve keskin hatlarla tayin edilmiş ölçüler üzerinden tarif ediliyor. Lafın gelişi Çapa Tıp, ODTÜ Mimarlık, Boğaziçi Elektronik kazanmak, yüksek ortalama ile 4/6 senede mezun olmak, bilmem kaç bin lira maaşla işe başlamak. 30’unda arabası, 35’inde evi olmak. Mâşâallâh, ne münasip bir damat/gelin adayı. Hepimiz edebiyat yaparız: “Efendim hakiki muvaffakiyet harbi âdem olmaktır, vicdan sahibi olmaktır, derin düşünebilmektir, ince ruhlu ahlaklı olmaktır. Prensip sahibi olmayan insana insan demem. Adam dediğin çalışkan, kanunlara uyan, vergisini veren kişidir. Böyle değilse boşuna okumuş, yok yere mal toplamıştır”.  Biz böyle edebiyat yapadururken, reel oluş Makyavelizme, çıkarcılığa yol veriyor.

Bütün bu problemlerin tarihi sosyolojik arka planının tedkik edilmesi gerekiyor. Bu perspektiften bazı yorumlarımız mevcut olsa da yazıyı uzatmamak, canınızı sıkmamak maksadıyla mezkur mütalaayı bir başka yazıda ele almak daha münasip olur.

Konuştuk, daha da konuşuruz. Ama bu mesele çözülmez, çözülemez. Zira bu meselenin çözümü bütün bir Milli Eğitim anlayışının değişmesini ilzam ediyor. Şeriat bizden acı reçete olarak parmak kesmemizi istiyor. Şu zamanda parmağını kesecek adam yok.

Hayırlı işler.

Enver Halil Canbek

Enver Halil Canbek

1 comment