Kelâmbaz

Niçin Kitap Okunmuyor?

Bir sosyal medya grubunda birileri sormuş: Niçin kitap okunmuyor ?

“Cehaletin eğlencesi, hayatı hepimize zehir etti!!!” Yorum yapan bir okuyucu bu suale böyle cevap vermiş. Bu yazı oradaki yorumlaşmalar neticesinde ortaya çıktı.

Pek çok yazar-çizer-yayıncı kitap fuarlarıyla satışlarını arttırdığını söylüyor. Ancak yapılan istatistiklerde, aynı nisbette kitap okumanın artmadığını, belli yaş gruplarında sabit kaldığını veya düştüğünü gösteriyor.

Niçin kitap okumadığımızla alakalı her cihetten pek çok yorumlar yapılıyor. Sebep bunlardan biri yoksa hepsi mi? İşte bu yorumları ana başlıklar halinde topladığımızda, fıkradaki gibi “ne birisi, hepisi” demekten kendimizi alamadık. Sosyal medyada da bu hususda güzel tespitler var. ‘Okumamanın’ o kadar çok ve mühim sebepleri var ki, topluca düşünüce kitap okuma karnemizin bu halinin gayet normal olduğunu göreceksiniz.

“Annem, babam kitap okumazdı”

Çocukluk döneminde kazandırılan alışkanlıklar insanın bütün hayatını şekillendiriyor. Dolayısıyla ilk 10 yaş döneminde çocuğun hayal gücünü gelişmesi ve okumayı sevmesi büyük önem arz etmektedir. Eğer bu dönemde çocuk kitaptan, okumaktan kaçar, uzak kalırsa, sonraki ciddi okuma döneminde zorluklar çekiyor. Bu safhada pek çok kimse okumaktan soğuyor. Memleketçe en büyük kaybımız bu dönemde… Belki de çocukların %50’si hatta daha fazlası bu safhada okumayı bırakıyor. Bir okuma zevki edinemediği için…

Bunun da pek çok sebebinden, en mühimlerinden birincisi aile, ikincisi eğitim sistemi… Ders kitapları ve çocuklara tavsiye edilen kitaplar onların hayal dünyalarına hitap etmiyor. Dijital dünyadaki fenomenler, figürler, eğlence materyalleri onlarin hayal dünyasina daha hakim.

Bir çocuk için en tesirli ve faydalı eğitim yuvası olan ailede, rol model alınan kimseler de kitap okumayınca çocukta da okuma isteği, şevki olmuyor.

“Ekmek derdine düşmüş kişilerin kitap okumasını bekleme!”

Ekonomik kaygılar da insanların okumasına bir mâni teşkil ediyor. Gelecek endişesi, kira, ev kredisi, araba kredisi, aylık kart ödemeleri, ev masrafları, çocukların okul masrafları (ben okumayayım onlar okusun!), faturalar, dükkanın aylık satışları, şirketteki günlük iş performansı, patronun muamelesi… Bütün bu kaygılara, endişelere gark olmuş yurdum insanı “Hangi ara okuyayım. Benim derdim bana yetiyor” diyor. Bir okuma zevki oluşmadığı için zaten roman veya hikayelerin zihni dinlendirdiğinden habersiz.

Bilhassa üniversite mezunlarının çoğalması kitap okumayı arttırmak yerine; iş bulmak, kariyer yapmak, evlenmek gibi korkular, mücadeleler sebebiyle daha da azaltır oldu. Bir kısmı bu işleri halledene kadar yaş 30’u geçmiş oluyor zaten. Diğer kısmı da bu zorlu, depresyon ve bunalım dolu mücadeleden vazgeçerek kendini bırakma, heba etme yolunu seçiyor. Okuduğuyla alakasız bir meslekte iş buluyor. Günü ve kendini kurtarıp köşesine çekiliyor. Bu manzarayı gören gelecek nesiller de endişelerden, kaygılardan kendilerini sıyıramıyor.

Dolayısıyla bütün bunlar bilgi üreten değil ne bulursa tüketen, hazır ve basit bilgiyle işini halletmeye çalışan, detaylardan uzak duran bir zihin, anlayış peyda ediyor. Neticede fatura ve kredi ödeme derdi olan bir adamın “Harp ve Sulh” romanını okumasını, bir sanatı hobi edinmesi bekleyemezsiniz. Çünkü hem vakti hem de zihni altyapısı yok.

“Mektebe giden okur”

Eğitim sisteminin mecburi oluşu çocuklardan ziyade buluğ çağındaki ergenlerde ciddi reaksiyonlar doğuruyor. Ortaokullu ve liseli gençlere dayatılan hayatın “12 yıllık mecburi eğitim, +4 yıllık üniversite olmadan başarısızlık” algısı var. Bu dayatmanın yanında bir de zaten her şeyi sorgulayıp hayatı kendi merkezlerinde görmeye meyilli oluşları, onların kitaba bakışlarına da tesir etmektedir. İnternet nesli, ders kitaplarını sadece okul geçmek için okunacak mecburi şeyler olarak görüyor. Kısa süreli ezberlerle dersleri geçiştiriyorlar. Ayrıca artık ülkemizde pek çok genç, faydasız olduğunu düşündükleri için liseden sonra mektebe gitmemektedir.

Sistemli/örgün öğretimi yarıda bırakan ve hayata atılan insanlarda ise ne kadar müreffeh de yaşasalar “mektebe giden okur” anlayışı var. Pek çok araştırmacı eğitim sistemindeki bu çarpıklığın ilk dört yıldan sonraki mecburiliğin kaldırılmasıyla düzeleceğini düşünüyor.

Özel eğitimin bilhassa Amerika’da tatbik edilen (home school) ev okul sisteminin kitap okuma alışkanlığının kazanılmasında büyük tesiri var. Dijital dünyanın şekillendirdiği eğitim sistemi de buna evriliyor. Çünkü gençler, mecbur olduğu için değil sevdiği için okuması gerektiği düşünüyor. Hususi mürebbiler, öğretmenler sayesinde karakterini ve hedeflerini erken yaşta belirleyip o istikamette kendini hayata hazırlamak istiyor. Ömrü boyunca da sevdiği işle meşgul olmayı istiyor. Kaliteli bir eğitimden geçen gençler, okuma zevki edindikleri için, çalışma hayatları ne kadar ağır olursa olsun kitap okumaktan vazgeçmiyor.

Sigara içen birinin başkalarına “sigara içme” demesi

Rol model alınan insanların da kitap okuma kültüründe büyük tesiri var. Politikacılar, zenginler, şarkıcılar, tv fenomenleri, sanatla meşgul olanların çoğu kitap okumuyor. Okusa bile bu kitabı kritik ederek, mütalaa etmiyor. Türkiye’de refah seviyesi yüksek kimselerin pek azı kitap okuyor. Pek çok Tv programında, misafir ettiği yazarın kitabını okumayan sunucular, kitap tanıtım programı yapıyor. Bu bir şekilde anlaşılıyor ve sosyal medyada dile getiriliyor.

Tavsiye kitap meselesi

Sosyal medyada fenomen olan kimseler takipçilerine okudukları bir kitabı tavsiye etmiyor. Tavsiye edilenlerin çoğu da reklam maksatlı… Eskiler bu hal için “kelam mütekellimin sıfatı olmayınca samiine tesir etmez” demiş. Yani söz, onu söyleyen kimsenin sıfatı, vasfı olmazsa söylediği kimselere tesir etmez, demektir.

Kendisini emsal, örnek alan hayranlarına, faydalı olmak isteyen kimseler kitabı okumayıp fotoğrafını paylaştıkları için; haliyle takipçileri de kitapları okumayıp fotoğrafını çekiyor. Hiç fotoğraf paylaşmasalar, onun yerine okuyup anladıkları bir kitabın hülasası mahiyetinde birkaç cümle paylaşsalar muhakkak çok daha faydalı olacaklardır.

“İnek süt içmez”

Cemiyetin geriliğinden dem vuran ‘aydınlar’; bağnazca yorumlardan, şiddet dilinin kullanılmasından şikayet eden gazeteciler, yazarlar, ne kadar okuyor? Kendileri kitap okumadığı için sözleri de belki haklı ama o nisbette tesirsiz kalıyor. Akademisyenlere, aydın, ziyalı, entelektüel kimselere düşen en mühim vazife insanlara sevebilecekleri eserler sunmaktır.

Tabi burada sözlerinin tesirsiz olması veyahut ne kadar tesirli olduğu yönüyle meseleye bakmak lazım. “Benim kitabım satsın başkaları satmasın” mantığıyla hareket eden kitap tüccarı yazarların çok olduğu bir ülkeyiz maalesef… Onlar da “inek süt içmez süt verir” diyorlar. Az biraz bir şeyler öğrenen, oradan buradan aldığı, popülariteye göre derleme kitaplar yazarak bilgi kirliliğini, kalitesizliği arttırıyorlar.

Bu yüzden okuyucunun yayıncılara ve yazarlara güveni sarsılıyor. Kitaplar bu yüzden çok satıyor ama az okunuyor.

Sohbet kültürü

Şark insanının genlerinde çok kitap okumak anlayışı maalesef yok. Sohbet kültürü, sözlü kültür bizde her zaman hâkimdir. Konuşmayı ve dinlemeyi seven bir milletiz. Yazmayı ve okumayı değil. Dünyada en çok destan sahibi milletlerden biri biziz. Son bin yıldır da düz yazıdan ziyade şiir; avamdan havassa cemiyetin bütün basamaklarına yayılmış, ön plana çıkmıştır. Burada da destancılık, aşıklık altyapımızın, sohbet etme, dertleşme, atışma kültürümüzün rolünün büyüklüğünü görüyoruz. Bizler şairi, aşığı, alimi, evliyayı dinlemeğe alışmışız.

Osmanlı’da hem halk tabanında hem de yüksek zümrede “çok kitap okumak değil doğru kitabı çok okumak” anlayışı oturmuştur. Dolayısıyla Kuran-ı kerim başta olmak üzere Mevlid-i şerif, Ahmediye, Muhammediye, Mızraklı İlmihal, Mesnevi, Bürde kasidesi, Emali kasidesi, Ey Oğul İlmihali vb. eserler çok okunarak, ezberlenir. Bunlar bizim tekrar tekrar, bıkmadan okunan bestsellerimizdirler. Son bin yılda sanatın her dalı bu zevk ve anlayışla gelişmiştir.

Her ilmin mütehassısları zaten kendisine lazım olanları okumuştur, biliyordur. Onlar ayaklı kütüphane gibidirler. Usul, mantık alt yapıları ve bibliyografik altyapıya ehemmiyet verilir. Detaylı bir müşkül olduğunda da bu bilenlere sorulur, öğrenilir. Bilmiyorsa, meseleyi halledemiyorsa zaten o ayıplanır ve bir üst merciye gidilir. Şimdi internet bu istişare kültürünü de ortadan kaldırdı. İstişare kültürünün azalması, kitap okuyana ihtiyacın da azalması demektir.

“Televizyonu atın, interneti kesin, haber okumayın”

Teknolojiyi çok hızlı bir şekilde tüketmemizin kitap okumayı azalttığı çok aşikar. Üretmeyen ama çok hızlı tüketen, en hızlısını, en kalitelisini alma yarışı içindeki bir cemiyete dönüşmüş vaziyetteyiz.

Hem çocuk terbiyesinin sağlıklı olabilmesi hem de kitap okumaya vakit kalabilmesi için aklı olan kimse televizyonu çöpe atar. İnterneti ise mümkünse evine sokmaz.

Arabayı süratle kullanırken çok sevdiğiniz altyazılı bir film de açık olsa ikisine de aynı anda odaklanabilir misiniz? O hız esnasında en ufak bir dikkatsizliğiniz hayatınıza mal olabilir.

Günlük haberler, sosyal medya paylaşımları, haftalık takip edilen diziler, popüler gündem konuları, kim nerede nasıl geziyor düşüncesi, internet reklamları, sohbet gruplarında dönen mevzular, tartışmalar vs… Daha pek çok istemeden maruz kaldığımız, teknolojinin hızına, kolaylığına bağlı şeyler.

Bütün bunlarla uğraşırken dikkatinizi nasıl toplayıp ne okuyacaksınız? Aynı anda hepsinin üstesinden nasıl geleceksiniz? Bir yerlerden feragat etmeniz, taviz vermeniz gerekiyor. O da kitap okumak!

Okuma-yazma bilmek

Senelerce okuma yazma bilmekle okur yazarlığın artacağı zannedildi. Bütün milli enerjimiz okuma yazma bilen insan sayısını arttırmakla geçti. Ancak bugün gelinen noktada 100 sene öncekinden daha iyi değiliz. Tabii istatistiki açıdan. Nüfusun, okuma yazma bilenlerin ve kitap okuyanların sayısının biribirine nisbeti, oranı bir asır önceki nisbetin altında.

Osmanlı devrinde hatta Cumhuriyetin ilk yıllarında lise mezunu bir gencin okuduğu kitap sayısı kadar bugün üniversite mezunlarımız okumuyor.

İnsanımız otobüs tabelasında gittiği yer, durak adı yazdığı halde onu okumayıp şoföre soruyor. Bu bile okuma alışkanlığımızdaki hali gösteren bir ictimai alametlerden biridir.

 “Bildiğiniz kahvesi güzel bir mekan var mı?”

Bahsettiklerimize ilave olarak bir de “riyakâr okuyucu” denilen kitlenin oluşu da kitap okuma nisbetinin düşüklüğünün sebeplerinden. Hani şu belli kitapları alan ama okumayan, fakat kahveli, kalemli, kitaplıklı,  estetik paylaşımlar yapanlar… Her resim paylaşan için bu denilemez ancak fotoğrafların hep belli kitaplar üzerinden paylaşılması, günümüz tabiriyle “prim, beğeni, fav kasılması” nasıl izah edilebilir?

Kırışmamış sayfalar, altı çizilmemiş cümleler, sayfaların ve kapağın açılıp açılmamasındaki esneklik, parlak kapaklar… Okuduğunu iddia ettiği kitabın içinden konuştuğunuzda, sizin anlattıklarınızı ilk defa duyması gibi ip uçları da bazı insanların aldıkları kitapları ne derece ciddiyet veya zevkle okuduklarını gösteriyor.

Son söz yerine

Daha bu sebepleri arttırmak mümkün. Çocukluktan itibaren her seviyedeki nesilleri ve bu şartları birlikte düşününce; kitap satışı artması halinde bile okuma alışkanlığının azalması çok normal görülmelidir. Mobil cihazların artmasıyla da bütün dünyada kitap okuma nisbetini düştüğü tespit edilmiştir. Maalesef şimdi kitap okuyanlar anormal ve hayret verici insanlardır. Onları bu zorlu şartlar altında sürdürdükleri okuma faaliyeti sebebiyle tebrik etmek lazım.

Peki reçete ne?

Bu meselenin halli için ana ilaçlar çocukluk ve gençlik çağındaki tahsil, terbiye ve umumi olarak da memlekette refah seviyesinin artışından geçiyor. Eğitimde aile merkezli, öğretimde devlet merkezli bir sistemin kurulması icabetmektedir. Ekonomik refahın artışı da doğrudan endişesi azalan, kafası rahat insanların sayısını arttıracaktır. Ama bu her şey demek değildir.  Neticede müreffeh cemiyetlerde insanlar, kitap okumaya, ilme ve sanata vakit ayırabileceklerdir.

Bilhassa dergicilik gibi süreli yayınların takibi okumayı sevdirici bir faaliyettir. Zira dergiden kitaba geçiş daha rahat olur. 80 öncesi kuşağın çizgi romanlarla okumayı sevdiklerini unutmamalıdır. Şu anda da mevcut okuyucu kitlesinin en çok okudukları; çizgi roman, fantastik roman ve hikaye türüdür. İnsanlar önlerine konan her şeyi okur. Yeter ki materyaller onların sevebilecekleri formatlarda sunulmuş olsun. Mühim olan okuduğunu anlayabilmek, sorgulayıp çapraz okumalar yapabilmek ve faideli bilgileri hülasa halinde aklına, hayatına, düşünce ufkuna yerleştirebilmektir.

Teknoloji ile aranıza perde çekmeli, mesafe koymalısınız. Evinizden mümkünse Tv’yi atın. İnterneti de sınırlandırın. Mesleki bir mecburiyetiniz yoksa telefonun interneti sürekli kapalı kalmalı. Mesela günün belli saatleri dışında haber sitelerine, sosyal medyaya girmeyin. Politika dahil işinizle, hayatınızla ilgili olmayan haberlerin detayına da bakmayın, manşetlerine de inanmayın. Zira politize olan zihinler hür düşünceden mahrum kalır. Belli bir alana sıkışır.

Neticesine tesir edemeyeceğiniz şeyleri düşünmeyin, kafa yorup dikkatiniz dağıtmayın. Tartışmalardan, sahanıza dair olmayan münakaşa ve münazaralardan uzak durun. Bütün bunların yerine okuma zevkinizi daha kaliteli hale getirecek kitapları arayıp bulma, istifade etme işine odaklanın. Mesleki donanımınız ve okuma zevkiniz birinci önceliğiniz olmalı. Bunları yapmanız, dikkatinizi daha çok kitaba vermenizi sağlayacaktır.

Mutlaka eksik yazdığımız, temas etmediğimiz şeyler vardır. Bu mevzu hakkında pek çok ilmi, akademik çalışma da yapılıyor. Fakat bizzat müşahade ettiğimiz, hayatın içinde gördüğümüz durumlar daha faydalı, isabetli tespitlerdir, diye düşünüyorum. Siz de bu meseleye dair yorumlarınızı, fikirleriniz paylaşıp reçetenizi sunarsanız memnun olurum.


Bunu okuduysanız tavsiye edilen diğer yazılar:

Bir Münevverin Parçası: Lugat

Türkler Yabancı Dili Niçin Zor Öğrenir?

Mahzen’ul Ulûm, İlim Öğrenmenin Engelleri

Yorum Yaz