Kelâmbaz

Kerbela’dan Kudüs’e Agatha Christie ve İngiliz Derviş’in Seyahati

[Aubrey Herbert yakın tarihin üstü örtülü casuslarından biri… Pek çok Müslümanın ismini bilmediği Osmanlı şehirlerini, kasaba ve köylerini adım adım gezmiş. Buralarda gördüklerini raporlar halinde İngiltere’ye sunmuş. İlerde devlet-i aliyye topraklarının nasıl bölüneceği hususunda resmi-gayri resmi pek çok çalışma yürütecektir. Hakkında yapılan en mufassal çalışmadan bir bölüm… Onun bu Kudüs yolculuğunda yaşadıkları hayli enteresan ve ibret verici!]

                     Aubrey Herbert’in

“…İçlerinden birinin, “Haçlıların neler hissettiğini şimdi anlıyorum” demesi üzerine Aubrey, “Bu insanlar, bu Rumlar ve Ermeniler birbirlerinden Türklerden nefret ettiklerinden daha çok nefret etmeseler, Türkler tarafından korunmaya ihtiyaçları olmaz” diye cevap verdi…”

 

…Karantina müddeti bitince Aubrey ve Kâzım, hemen Konsolosun yanına gittiler. Aubrey’in yanında ona teslim etmesi gereken mektuplar vardı, fakat konsoloslukta kendisini de bekleyen bir sürü mektup olduğunu gördü. Mektuplar annesi Elsie’den geliyordu. 1906 seçimlerini Liberallerin kazandığını yazmıştı. Oğlunun parlamentoya girebilmesi için bazı kişilerle görüşmüş, fakat ona Muhafazakârlar tekrar toparlanana kadar beklemesini söylemişlerdi.

Aubrey ve Kâzım Basra’da bir müddet kaldılar ve şehri gezdiler. Kâzım tam bir (Arnavut) ırkçıydı, devamlı Arapları aşağılıyordu. Adamların yaptıkları iyiliklere bile bir şekilde bir kulp buluyordu. Aubrey bir yandan onunla uğraşırken bir yandan da adayı tetkik ediyordu.

Sultan Abdülhamid beldede artan İngiliz ticâretine karşı kalkınma atağına geçmişti. Dicle boyunca Arap toprakları işlenmeye başlamıştı ve halk daha iyi bir tahsilden geçiyordu. Sultan son bir gayretle Osmanlı’yı toparlayıp tekrar büyük devletlerarasına sokmaya çalışıyordu ve bu oyunda en büyük rakibi İngiltere’ydi. Aubrey, “Bütün kartlar masanın üzerindeydi ve son el için henüz karıştırılıp dağıtılmamıştı” diye yazdı günlüğüne.

* * *

İngiliz efendisi ve uşağı, Bağdat’a gitmek için Dicle’de bir vapura bindiler. Aubrey vapurda, evden kaçarak maceraya atılmış bir kız kurusu ile karşılaştı. Evde kalmış bu maceraperest güzel kızın adı Agatha Christie’ydi.

Annesine yazdığı bir mektupta Aubrey, Agatha’yı şöyle tarif etti; “Gertrude Bell gibi kadınlardan biri, fakat zekâsı onun kadar değil ve ayrıca, şükürler olsun ki, onun kadar huysuz değil”. Agatha yaşadığı maceraları Aubrey’e anlattı. Aubrey şaşırdı, kadın kendisinden bile daha cesurdu. Yine de Bağdat’ın etrafında yapacağı seyahatte kendisi ile beraber gelmesini istemedi. Beraberce Bağdat Konsolosunun misafiri oldular. Akşam yemeğinde Konsolos onlara Türklerle yaşadığı bazı hâdiseleri anlattı. Yemekten sonra Aubrey, Konsolos’un misâfirlerden rahatsız olduğunu hissedince evden ayırılıp bir hana yerleşti.

Aylardan Muharrem’di, yani Hazret-i Hüseyin’in Kerbela’da şehit edildiği ay… Şehre gelen bütün Avrupalılar gibi Aubrey de Kerbela’ya gidip Şîilerin matem ve ayinlerini izlemek istiyordu. Tabii Agatha da. Aubrey sabah saat 4 için bir araba ayarladı, fakat Agatha’nın da aynı saate ayarladığını öğrenince hemen kendi randevusunu bir buçuk saat tehir etti. Onun maceraperest ruhunun, başını belâya sokacağını düşünüyordu.

Kâzım, efendisinin bir kadını tek başına bırakmasına şaşırmıştı. Bu centilmenliğe sığmazdı. Aubrey bunu îzâh etmek için, İngiltere’de bir erkek ile bir kadının beraber yalnız yolculuk yapmasının âdet olmadığını söyledi. Kâzım hemen ukalaca bir tavır takınıp, “Bu tabii ki yalan. Ben İngiltere’ye gitmedim mi?” diye cevap verdi. Kız kurusunu atlatmış olmanın verdiği rahatlıkla Aubrey ve uşağı, yanlarına bir tercüman alarak yola çıktılar. Fakat Bağdat’ın kapısına geldiklerinde kendilerinden evvel yola çıkan Agatha’nın arabasının kapıda durdurulmuş olduğunu gördüler.
Türkler Agatha’nın tek başına seyahat etmesine müsaade etmiyorlardı. Mecburen Agatha da onlara katıldı. İkisi de karşısındakinin ne düşündüğünü bildiğinden bu işten ne Agatha ne de Aubrey memnun kalmıştı. Gece Bâbil’de, civârda çalışmalar yürüten Alman arkeologların misâfıri oldular. Almanlar kendilerine manalı manalı baktıklarından hem Agatha hem Aubrey, arkeologlara karı-koca olmadıklarını anlatmaya çalıştı. Aubrey şanslıydı, ertesi sabah vazifeliler Agatha’nın Kerbela’ya gitmesine izin vermediler. Aubrey Agatha ile vedalaşırken arkeologlar hâlâ onlara birbirlerini çok seven, fakat ayrılmak mecburiyetinde kalan bir çift gibi bakıyordu.

Agatha Christie, kocası Max Mallowan (solda) ve Lawrence’ın arkadaşı Leonard Woolley, Güney Irak’ta, 1931 (British Museum)

 

[Mütercimin notu: Bu arkeologlardan birinin, Cihan Harbinde Alman istihbaratının başında bulunan Baron von Oppenheim olma ihtimâli yüksek. Agatha Christie, Baron von Oppenheim’ı tanıyordu. Hatta 1930’larda kocası Max Mallowan ile beraber Berlin’de Baronu ziyârete gitmişlerdi (Agatha Christie, Come, Tell Me How You Live, Collins, Londra 1946, s. 51-52), Aynı aileden yazar E. Phillips Oppenheim da Agatha’nın dosdarındandı.]

Aubrey ve Kâzım, Kerbelaya giderken yol üstünde uğradıkları yerlerde pek hoş karşılanmadılar. Kâzım Sünni, Aubrey ise bir Hristiyandı. Bu yüzden Şii halk, Kâzım’a yiyecek bir şeyler veriyor, fakat yemek bittikten sonra tabağını alıp kırıyorlardı. Aubrey’e ise ne bir lokma yiyecek ne de bir yudum su veriyorlardı. Uğradıkları bir köyde Aubrey, silahını yanındaki tercümana verdi. Adam ısınmak için ellerini cebine sokup, silahı da bacaklarının arasına sıkıştırınca silah birden ateş aldı ve bir köpeği yaraladı. Aubrey kıl payı kurtulmuştu, eğer yanlışlıkla birini öldürselerdi köylüler muhtemelen onları parçalarlardı. Kerbela’ya varınca İngiltere’nin fahrî konsolosluğunu yapan bir İranlının misafiri oldular.

Şehri gezmeye çıktılar. Kerbela’nın câmileri süslü ve ihtişamlıydı. Her yerde insanlar ağlayarak dövünüyorlardı. Matem sahnelerini izleyen Aubrey, gâvur olduğu için devamlı Şîilerin kızgın bakışlarına maruz kalıyordu. Bir hâdise çıkmasından korkan Konsolosun ricâsı üzerine ziyâreti kısa kesip bir gece kaldıktan sonra sağ salim Bağdat’a, Agatha’nın yanına döndüler.

Aubrey Bağdat’ta dinlenmek için bir müddet daha kaldı ve hastalığın yorgunluğunu iyice üzerinden attı. Dinlenirken şehirdeki Türk iktidârının sallantıda olduğunu düşündü. Araplar kendilerine yol gösterecek bir idâreye ihtiyâç duyuyorlardı. Sonra Araplarla Yahudileri kıyasladı kendi kendine. Aralarında çok bir fark yoktu aslında. Ona göre Araplar, ata binebilen Yahudiydi. Yalnız Yahudilerden daha az düzenbazlardı ve daha çok mîzâh anlayışına sahiplerdi. Bir an evvel yola koyulmaları gerektiğini hatırlayınca düşüncelerinden sıyrıldı. Hemen Mahmud adında bir katırcı ayarlayıp Şam’a gitmek için tekrar yollara düştüler. Yol uzun ve çetindi. Çoğu zaman çöllerden geçmeleri gerekiyordu.

Her gün şafak sökmeden yola koyulup, on-on iki saat yürüyorlar ve öğlen beyinleri kaynamaya başladığı zaman mola verip, bir şeyler atıştırıyorlardı. Sıcaktan beyni sulanan Kâzım, kendini casusluk oyununa iyice kaptırmıştı. Yolda karşılaştıkları Türkçe konuşan Araplara, efendisini bir Yunanlı olarak takdim ediyordu. Hâlbuki Aubrey Yunancayı neredeyse tamamen unutmuştu.

Bununla da kalmıyor, yol üzerindeki köylerde hiç hoşlanmadığı Arapların tavuğunu, kuzusunu çalıyordu. Gece kalacak kulübe bulamayınca rastgele bir kulübeye dalıp oradaki Arapları kovuyor, efendisi ile kendisi yerleşiyordu. Arapça bilmediği için Araplar dediğini anlamıyor, bu sefer de iyice sinirlenip bağırarak derdini anlatmaya çalışıyordu. Yemek pişireceği zaman kendi odaları kokmasın diye kalkıp, yolda kendilerine katılan İranlı yolcuların odasında pişiriyordu. Yol boyunca ikide bir “Allah bu çölün belâsını versin” deyip sövüp duruyordu. Çürüyen dişleri de ağrıdığı için sinirleri iyice bozulmuştu.

Öfkesini bazen da efendisinden çıkartıyordu. Aubrey yürümekten hoşlanıyor, Kâzım ise Türkiye’de sadece fakirlerin yürüdüğünü söyleyip efendisinin atına binmesi için ısrar ediyordu. Yine de iyi bir yol arkadaşıydı. Sıkıldığı zaman Aubrey’e hikâyeler anlatıyor, Arnavut türküleri söylüyordu.

10 Mart’ta sıcaklığın zirveye çıktığı gün suları bitti. Aubrey brendisini çıkartıp susuzluktan yere düşen Mahmud’a içirdi. Kalanıyla da dudaklarını ıslattı. Yol üstünde rengi yeşile dönmüş çamurlu bir su birikintisi gördüler. Aubrey daha önce başına gelenleri bildiğinden bu sudan içmedi ve Kâzım’ın da içmesine müsaade etmedi. Susuzluktan iyice bitap düşen Kâzım direnince ona Davud Peygamberin hikâyesini anlattı.

Susuz bir anda kumandanlarının krallarına su getirdiğini, Davud Peygamberin ise, “İnsanlarımın kanını mı içeceğim?” deyip suyu döktüğünü hikâye etti. Kâzım ise bunu sadece kralların yapacağını, kendisinin bir kral olmadığını söyledi. Suyu içmeye kesin niyetliydi. Bunun üzerine Aubrey uyanıklık yapıp, Arnavutların erkekliğini ve dayanıklılığını yanlış tanıdığından bahsetmeye başlayınca Kâzım içmekten vazgeçti.

Nihayet yola çıktıktan üç hafta sonra, 24 Mart’ta Şam’a vardılar. Ceplerindeki son parayı da şehrin en iyi oteli olan Victoria Oteli’ne verdiler. Aubrey odaya çıkınca aynaya baktı. Yüzleri güneş ve kumdan kavrulmuş, çöl bedevilerine dönmüşlerdi. Elbiseleri paramparçaydı. Otelde üç gün kalıp sıcak banyo ile bütün yorgunluklarını attılar. Bir ara Kâzım gözden kayboldu. Döndüğünde ağrıyan beş dişini de çektirmişti ve gayet mutluydu. Aubrey şehirde görmesi gereken kişileri gördü. Yeni arkadaşlar edindi. “Doğunun nezaketinin batının teşvik ediciliği ile bu kadar tatlı bir şekilde kaynaştığı başka bir yer görmedim” diye yazdı. İşleri bitince zor da olsa, şeftali bahçelerini geride bırakarak Şam’dan ayrıldılar ve Beyrut’a gittiler. Aubrey burada İstanbul’dan gelen arkadaşı George Lloyd ile buluştu.

Beyrut, Avrupa’nın teveccühü sayesinde büyük bir ticâret şehrine dönüşmüştü. Denizin üstü gemiyle doluydu. Ticârette büyük payı olan Fransızlar şehre büyük bir liman inşa etmişti. Sokaklarda her milletten insana rastlamak mümkündü. Amerikalılar da şehirde oldukça faaldi. Denize hâkim bir tepeye kurulan ve sonradan Amerikan Beyrut Üniversitesi olacak Suriye Protestan Koleji harıl harıl çalışıyordu. Yine de Aubrey, Beyrut’tan hoşlanmamıştı. Kıbrıs’a gidip geri geldikten sonra, kendisi ile beraber Kudüs’e gelmesi ve biraz borç vermesi için George Lloyd’u iknâ etti. Fakat Kâzım ile George Lloyd’un Ermeni uşağı pek geçinemiyordu. Kâzım’ın son seyahatte yaptıklarını da düşünen Aubrey, yola çıkmadan evvel, başına belâ almamak için onu İstanbul’a gönderdi.

Kudüs’te sıcak bir hava vardı. O sene Katolik ve Ortodoks Paskalya bayramları aynı zamana denk gelmişti. Kutsal mekânlarda farklı mezheplere mensup Hristiyanlar birbirine giriyor, Osmanlı askerleri de onları ayırmaya çalışıyordu. Aubrey kalabalığın içine karışmış, Rum papazların ilahiler eşliğinde etraflarına kutsal sular silkeleyerek ilerleyişini izliyordu.

Yanında kalabalığı kontrol altında tutmaya çalışan bir Osmanlı askeri vardı. Papazlar yanından geçerken asker, suyun kendisine gelmemesi için geri çekildi. Fakat yine de bu vaftizden nasiplendi. Gülerek küfredip, ağzına gelen suyu yere tükürdü. Müslüman askerin bu hareketi, Aubrey ve yanındaki İngilizlere ağır gelmişti. İçlerinden birinin, “Haçlıların neler hissettiğini şimdi anlıyorum” demesi üzerine Aubrey, “Bu insanlar, bu Rumlar ve Ermeniler birbirlerinden Türklerden nefret ettiklerinden daha çok nefret etmeseler, Türkler tarafından korunmaya ihtiyaçları olmaz” diye cevap verdi.

[İngiliz Derviş; Yeni Türkiye’nin Doğuşu ve Aubrey Herbert, sf.150-156, IQ Kültür Sanat Yayıncılık, 2016]

Yorum Yaz