Kelâmbaz

Hikâyeye Göç Zamanı

Hikâye için şiirleşememiş roman tanımını yapabiliriz. Şiir, sözün rafine edilmiş hali ise hikâye de işlenmiş ve fazlalıkları azaltılmış bir edebi tür olarak değerlendirilebilir.

Türk edebiyatı birçok güzel hikâyeciye sahip. Bu türün hakkını veren dün birçok yazarımız vardı, bugün de onlardan aldığı bayrağı hakkıyla taşıyan birçok yazarımız var. İnanıyorum ki daha nice usta kalem yetişecek bu coğrafyadan. Hikâye kitaplarının kitapçı raflarındaki görüntüsü benim bu konudaki umudumu canlı tutmaya yetiyor.

Hayatın benim için zor süreçlerinden geçerken özellikle hikâye okumalarına ağırlık veririm. Normalde de hikâye kitapları okumayı çok severim ancak sıkıntılı dönemlerim için hikâye okumayı bir tür terapi olarak görürüm. Hikâyeye göç zamanımın geldiğine kanaat getiririm o vakitlerde. Göç Zamanı, lisedeyken Köse Kadı romanıyla tanıdığım Bahaeddin Özkişi’ye ait bir eser. Ötüken Neşriyat, usta yazarın daha önce yayımlanmamış hikâyelerini de bir araya getirerek harika bir işe imza atmış. Yazarın; Bir Çınar Vardı, Göç Zamanı ve daha önce yayımlanmamış Papağan Dedi ki adlı eserleri tek kitapta toplanmış.

Köse Kadı ve devamı olan Uçtaki Adam romanlarındaki Bahaeddin Özkişi’den farklı bir görüntüsü var yazarın, hikâyelerinde. Belki de ben öyle görmek istediğim için böyle düşünüyorum. Mezkûr iki roman, tarihi karakterleri ve olayları hâvî eserler. Göç Zamanı ise farklı konuları ve farklı içerikleri olan hikâyelerden oluşuyor.

“Hakikatten uzakta, aşktan bihaber, ‘Men ta senin yanında dahi hasretem sana’ mısraının manasını düşünecek vakit bulamadan, geldiler ve gittiler.”

“Hepimiz Gibi” başlıklı hikâyede geçen bu bölüm günümüzün aşktan uzak ilişkilerinin fotoğrafını yansıtan bir mahiyette görünüyor. Erkek söylemesi gereken şeyleri söylüyor, kadın vermesi gereken tepkileri veriyor ve her şey beklenildiği gibi gerçekleşiyor. Merak unsuru yok, aşkın yakıcı etkisi yok, ismi âşık sıfatıyla anılacak bir kahraman yok…

Kitabın “Bir Çınar Vardı” adlı ilk bölümünde geçen bu hikâye bir minimal öykü karakteri taşıyor. Eserin hem bu bölümünde hem de diğer bölümlerinde minimal öykü olarak nitelendirilebilecek çok sayıda öykü yer alıyor.

Bir erkek ne zaman büyür? Olgun bir erkek hangi özellikleri taşır? Hiç düşündünüz mü?

“O da diğerleri gibiydi.
Arkadaşlarından küfür etmesini, babasından işe gitmesini öğrendi.

İcabında açıkgöz, icabında namuslu oldu. Âşık olduğunu zannetti, üzüldü. Güldüğünü zannetti, tuzlu suyu gözyaşı zannetti, yıldızlara bak ne güzel, dedi ve esnedi.

O duyduğuna, gördüğüne, bildiğine emindi. Fakat ne gördü, ne duydu, ne bildi.”

“Olgun Adam” adlı kısa öyküden alınan yukarıdaki satırlarda yaşanmış sayılan ancak hiçbir anı farkına varılarak ve hissedilerek geçirilemeyen ömürler üzerine bir yorum yapılmış gibidir. Şimdi, bu hikâyeden yola çıkarak yaşımız kaç olursa olsun kendi hayatımızın muhasebesini yapma vaktimiz gelmiş demektir.

Günümüzde aşkın ve sevginin ifade ediliş biçimindeki sığ görüntüler üzerine zaman zaman düşünürüm. Çiftlerin birbirlerine hitap ederken kullandıkları zevksiz hitaplar, birlikteyken sergilenen çocuksu davranışlar, telefon konuşmalarına ve mesajlara yansıyan hangi dilden türediği belirsiz kelimeler beni hep rahatsız eder.

Eskiden de böyle miydi yoksa her şey çok fazla göz önünde olduğu için mi bu kadar basitleşti anlamaya çalışıyorum. Okuduğum kitaplar, dinlediğim hatıralar geçmişle bugün arasındaki seviye farkının oldukça fazla olduğunu gösteriyor. Eskiden çok daha estetik, çok daha sade ve bir o kadar da etkileyici bir üslubun var olduğu kendini hemen hissettiriyor.

Bütün bunları, eserin ikinci bölümünde yer alan “Vermek ve Ötesi” adlı hikâyede geçen bir sahnenin etkisi hâlâ devam eden büyüsüyle yazdım.

“…Şişeyi, abdestliğin kenarına itinayla koydu. Tenekeden çıkardığı ekmekten irice bir dilim kesti, büyük bir mendile bağladı, sonra suyu ve ekmeği evin en fazla güneş tutan yerine astı. Avludan gelen seslere kulak verdi bir müddet… uzun süre konuşmadan çalıştılar.

Neden sonra Hatçe şöyle bir doğruldu, belinin ağrısını gidermek istercesine geriye kaykıldı. Çoktan sormak istediği bir soru dudaklarındaydı; yendi çekingenliğini, canlı bir hamleyle “A yenge,” dedi, “hep soran diyon, de baken, ekmeyinen suyunu ne deye küneşe asıyon?” İrkildi Zöhre, ” ne var ne soryon?” dedi sert. Sonra yumuşadı, kahırla çizgilenmiş yüzü, ince bir gülüşle aydınlandı. “A deli, Ali Ağan küneşin annında ıscak su içeken, guru ekmek yirken.. Ne bilem a’zım varmıyo sook suya, teze ekmeğe.”

Zöhre Kadın ve Hatçe arasında geçen diyalog anlatmak istediklerimi halk ağzıyla ne de güzel ifade etmiş oldu eksiksiz ve fazlasız.

Eserin son bölümünde daha çok yazarın sosyal meselelere dair mesajlar içeren hikâyeleri yer alıyor. Müthiş bir gözlemin sonucu yazıldığını belli eden eserlerde göze çarpan en önemli unsurlar ise mizah ve ironi.

Bu bölümün en dikkat çekici hikâyelerinden biri olan “Almanya Notları”, Türk ve Alman toplumlarının sağlık konusuna bakış açılarını kıyaslayan güzel ve komik bir örnektir.

Almanya sınırında üzeri aranan kahramanımız eşyaları arasında yer alan peynir ve sucukla ilgili olarak şüphe uyandırır. Çünkü bahsedilen besinler Alman standartlarını tutmayan ve sağlıksız olarak görülen ürünlerdir. Kahramanımız her ne kadar bunların kendisine ait olduğunu ve yiyecek olarak götürdüğünü söylese de Alman yetkilileri ikna etmeyi başaramaz. Sonuç olarak kahramanımız o yiyecekler bitene kadar hapis/gözaltı cezası alır. Bu süreçte herhangi bir işle meşgul olamadığı için de hayli kilo alır.

Göç Zamanı, okuduktan sonra yüzümde tebessüm bırakan güzel kitaplar arasında yer alıyor benim için. İnsan ve topluma dair düşünmeyi ertelemememiz gereken birçok konuyu barındırıyor bünyesinde edebiyat kıvamında.

Yorum Yaz