Kelâmbaz

Timur Hân Saltanâtının 12 Sırrı

Sâhibkıran Emîr Timur Muhammed Han diyor ki:

Kahraman oğullarıma, devletli torunlarıma malûm olsun ki, Allahü Teâlâ’dan ümidim vardır; benim evlâd ve nesillerimden çok kişiler uzun yıllar saltanat tahtına oturacaklardır. Buna göre saltanat kurma, devlet tutma işlerini belli tüzüklere bağladım. Ken­di saltanatımı devam ettirmek için müfredat kurallarını yazıp koy­dum. Bu saltanat devletini ele geçirişte pek çok savaş muharebe kı­lıp o kadar emek ve meşakkat çektim. Sonunda Rabb’in yardımı, dîn-i İslâm şerâfeti, Muhammed Aleyhisselâm’a ve onun evlâd ve ashabına beslediğim muhabbet ve dostluğumdan dolayı bu büyük saltanatıma sahip oldum.

Şimdi benim evlâd ve nesillerimden hangisi benden sonra bu saltanat devletine sahip olursa, bu kurulmuş tüzükleri gerçekleşti­rerek iş yapsın. Eğer saltanat işlerinde bu tüzükleri kılavuz edinir­lerse, benden onlara kalan saltanat devletini uzun zamanlar ziyan­dan zevalden koruyabilirler.

Benim bahtı açık oğullarım, ikbâlli torunlarıma şimdiki öğü­düm şu ki, ben on iki şeyi kendime lâzım tutup, bunlar vasıtasıyla saltanatı ele geçirdim. Bu on iki şey yardımıyla büyük ülkeler fet­hedip cihangirlik kıldım. Bunlarla taht ve saltanatıma zenginlik ve güzellik kattım. Benzeri şekilde benim evlâd ve nesillerim de bu tü­züğe amel kılıp, benden miras kalan saltanat devletime bekçilik yapsınlar.

Birincisi; saltanat ve devletime bağladığım birinci tüzüğüm şuydu ki, Huda’nın dinine, Muhammed Mustafa’nın şeriatına dünyada revaç verdim. Her yerde ve her zaman İslâm dinini des­tekledim.

İkincisi şu ki; on iki tabaka kişilerden ordu kurup cihangirlik kıldım. Devlet, saltanat temellerini bunlarla kuvvetlendirip, mec­lislerimi onlarla ziynetlendirdim.

Üçüncüsü şu ki; bütün işlerimi kengeşe(istişareye) bağladım. Dikkat ve uyanıklılık ile tedbirler yürüttüm. Bunun vasıtasıyla birçok ordula­rı kırıp, memleketleri kendime bağımlı kıldım. Saltanat yürütme, devlet kurma işlerinde dostlarıma iyilik, düşmanlarıma müsama­halı davrandım. Bu yolda karşıma çıkan zorlukları üstlenip, çok iş­lerden haberdar olsam da bilmemiş gibi göründüm.

Dördüncüsü; saltanat müessesesini töre ve tüzüğe sıkıca bağ­ladım. İlk önce töre ve tüzüklere kendim öylesine riayet ederdim ki, bunu gören vezirler, emirler, sipahi ve raiye kendi sınırlarının dışına adım atamadılar. Her biri kendi mertebesini korudular.

Beşincisi; emirler ve sipahilerime unvan verip, onlardan al­tın ve gümüşü esirgemeden gönüllerine rağbet verdim. Sulh günlerinde iyi makamlar verdim ki, savaş zamanlarında canları­nı esirgemediler. Onların işlerini hafifletmek için kendim meşak­katlerini çekip, zorluklarını üstlenerek onları terbiye ettim. Bu tedbirlerimle emirler, sipahiler, bahadırlarımın gönüllerini alıp kendime bağladım. Ancak birlik ve ittifaklık elde edilince, baha­dırlık bileğiyle kılıç vurup yirmi yedi padişah başkentini ele ge­çirip, kendime tâbi kıldım. İran, Turan, Rum, Mağrib, Şam, Mısır, Irak-ı Arap, Irak-ı Acem, Mâzenderân, Giylâri, Şirvan, Azerbay­can, Fars, Horasan, Deşt-i Ceta, Deşt-i Kıpçak, Harezm, Hotan, Kâbilistan, Bahtarzemin, Hindistan memleketlerinin hepsine pa­dişah olup hüküm sürdüm. Ne zaman bu ulu saltanat libasını giydiysem huzurum beni terk etti. Rahat döşeğimde bir an yatıp göz yummadım. On iki yaşından başlayıp ok attım, bu yolda sınırsız meşakkat çektim. İstişareyle tedbirler alarak ordular kırdım; emirler, sipahi­lerden muhâlefet gördüm. Onlardan acı sözler işitsem de, iyi kötü işler gördüysem de işitmemiş, görmemiş gibi olup sabırla iyi geçin­dim. Kendi elimle kılıç vurdum, iklimler fethedip dünyaya adımı duyurdum.

Altıncısı; insaf-adalet yolunu tutup halkı kendimden razı kıl­dım. Günahlı ve günahsıza şefkat edip hakla hükmettim. Sipahi ve raiyeye siyaset ve şefkat gösterip onları korkuyla ümit arasında tuttum. Fakir ve gariplere merhamet kılıp, sipahilere mükâfatlar verdim. Mazlumların hakkını zâlimlerden aldım. Mal zulmü, be­den zulmü tesbit edilince onlar için şeriata göre hüküm verdim. Herkesi kendi günahı için sorumlu tuttum. Birisi için bir başkasını sorumlu tutmadım. O kadar kişiler ki bana kötülük yapıp yüzüme kılıç çekip işime ziyan vermişlerdi, ne zaman o işlerinden pişman olup benim penâhıma geri döndüklerinde onlara hürmet göstere­rek mertebelerini yükselttim. Geçmişteki kötülüklerine af kalemini çekip onu unuttum. Onlarla öyle güzel geçindim ki, gönüllerinde­ki evvelki işleri tümüyle çıkıp gitti.

Yedincisi; Peygamber evlâdı seyyidler, ulemâ ve meşâyih, âkil, bilgiç, danişmendler, müfessir, muhaddislerden iyilerini seçip alıp, onların izzet ve hürmetlerini yerine getirdim. Şecaatli bahadır kişi­leri dost tuttum. Şu sebeptendir ki, onları Allah dost tutmuştur. Da­ima âlimler, âkiller ile sohbet kurdum. Din ehlinin gönüllerini al­dım. Bunların himmetlerinden nasib dilenip mübarek nefeslerin­den Fatiha istedim. Fakir ve miskinlerin hâcetlerini giderdim. Hiç­bir yerde bunları eli boş çevirmedim. Hangi cinsten olursa olsun, kötü adamları kendi meclisime yaklaştırmadım. Onların sözlerine kulak vermedim. Başkaları hakkında ettikleri şikâyetleri de dinle­medim.

Sekizincisi; her sözde ve her işte sebat, ciddiyetlilik yolunu tuttum. Ne işi yapmaya kastetmiş isem, gönlüm ona bağlanıp onu bitirmedikçe ondan elimi çekmedim. Her dediğimi yaptım. Hiç kimseye baskı yapmadım. Hiçbir işte bıkkınlık göstermedim. Ki, bana da Tanrı darlık göstermesin, işimi daraltmasın dedim. Geçmiş padişah sultanların kanunlarını, yol yordamlarını, yapıp ettiklerini Âdem’den Hâtem’e (yani hâtemü’l-enbiya Muhammed aleyhisselama) dek, Hâtem’den şu ana kadar bilgiç âlimler­den sorup duruyordum. Onların tüm yaptıkları işleri gönlüme yer­leştirip, iyiliklerinden örnek alıp onunla amel ederdim. Padişahların devletlerine zevâl getiren kötülükleri inceleyip onlardan sakınırdım. Zulümden, ahlâksızlık ve fısktan (ki, nesli bo­zar, açlık, veba getirir) saklanmayı kendime lâzım bilirdim.

Dokuzuncusu; raiye haliyle iyice tanışırdım. Büyükleri ağa­beyler safında, küçüklerini çocuklarım yerinde görürdüm. Her ye­rin tabiatını, her halkın mizaçlarını, adet ve geleneklerini inceler­dim. Her yerin, her şehrin ileri gelenleri ve ulularıyla dost ve biraderlik kıldım. Onların mizaç ve tabiatlarına uygun gelen, kendi di­ledikleri kişileri vali koydum. Her vilâyet ve her memleketin duru­mundan âgâh oldum. Her yerin durumunu, sipahi ve raiye durmuşlarını, bunlar arasındaki alâkaları yazıp bana devamlı bildir­meleri için diyanetli, doğru kalemli kişilerden vâkıa yazıcıları belir­ledim. Eğer yazdıkları doğru çıkmazsa, onları cezalandırdım. Hü­kümet adamlarından veya sipahi ve raiyelerden birisinin cebir ve zulüm ettiğini işittiğimde, insaf ve adalet ile derhal onun çaresine baktım.

Onuncusu; Türk-Tacik, Arap-Acem’den herhangi bir taife veya kabile olsun eğer benim devlethaneme girdiyseler, büyüklerine hürmet ettim. Diğerlerine kendi haline göre davrandım. Onların iyilerine iyilik yaptım, kötülerini ise kendi kötülükleri ile baş başa bıraktım. Kim bana dostluk yapmış ise dostluğunun değerini unut­madım. Ona iyilik yaparak insanlık gösterdim. Kim bana hizmet etmiş ise hizmetinin karşılığını verdim. Hangi kişi bana düşmanlık edip sonradan kendi pişman olarak diz vurup huzuruma geldiyse, onun düşmanlığını unutup dostluk sevgisiyle ona hâmilik yaptım. Buna misal, ulus emîri Şîr Bahram benim yoldaşımdı. En gerekli ol­duğu zaman iş vaktinde beni bırakıp düşmana katıldı. Bana karşı çıkarak yüzüme kılıç çekti. Bilahare ona verdiğim tuz çekmiş ola­cak ki, diz vurup tekrar bana gelip sığındı. O, iş yapan, çok şey gö­ren asil biri olduğundan, geçmişteki kötü işlerinin hepsine göz yumdum; huzuruma gelince kendisine hürmet ederek mertebesini büyüttüm. Başka davranışlarını bahadırlığına bağışladım.

On birincisi; çocuklar, akrabalar, dost biraderler, komşular, benimle bir zamanlar dostlukta bulunan kişileri, bunları devlet nimet zamanında unutmadım. Daima yoklayıp sorup, haklarını eda ettim. Kendi evlâdımdan, akrabalarımdan karındaşlık ihtima­mımı kesmedim. Günah yapmış olsalar bile onları, bağlamayı, öl­dürmeyi buyurmadım. Her kişiyi nasıl tanımış isem öylece muâmele kıldım. Dünyanın iyiliğini, kötülüğünü çok defalar görüp ondan tecrübeler edindim. Bundan dolayı dost ve düşmanlarım­la iyi geçindim.

On İkincisi; dost düşmanlığına bakmadan her yerde sipahile­re hürmet ettim. Çünkü bunlar hürmete layık kişilerdir. Değerli canlarından fâni dünya için vazgeçerler. Muharebe meydanına kendilerini atarak can kurban ederler. Eğer düşman tarafındaki bir asker kendi beyini severek ona sâdık olsa; savaş günlerinde bana karşı kılıçlar vurup meydan okumuş olsa; böyle adamı ben daha da sevdim. Eğer böyle bir kişi huzuruma geldiyse, onu başkalarına kı­yasla daha değerli bildim. Vefakârlığını gördüğüm için onu bana inanan yakın adamlarımdan saydım. Hangi asker kendi devletine vefâsızlık edip onun tuz hakkını helâl etmeden zor zamanında on­dan yüz çevirip bana gelmişse, böyle adamı kendime en kötü düş­man olarak bildim. Toktamış Han Savaşı’nda onun emirleri benim­le anlaşarak öz hanlarından yüz çevirdiler. Öz hanlarının tuz hak­kını unutup bana gelip katıldılar. Lâkin ben bunların yaptıkları bu vefasızlık işleri gerçi kendime fayda olsa da, sevmedim. “Öz dev­letine nasıl bir vefa gösterdin ki, bana ne yapacaksın?” diye onlar­dan nefret ettim.

Yine benim tecrübemle sabittir ki, hangi devlet eğer dinî ve ah­lâkî temel üzerine kurulmazsa ve de onun siyasî işleri töre-tüzük kanunlarına sıkı bağlanmaz ise, öyle devletin câzibesi gider, heybeti yok olur. Böyle devlet çıplak kişiye benzer ki, onu görenler iğre­nip gözlerini yumarlar. Veya bir eve benzer ki, onun üstü açık, ka­pısı, perdesi yoktur; insanlar, insan olmayanlar sık sık girerek ayakaltı ederler.

Bunun için ben İslâm dininin kanun ve kuralları­nın üzerine kendi saltanatımı kurdum. Siyaset işlerini töre-tüzüğe bağlayıp pekiştirdim. Devlet işlerinde karşılaştığım büyük küçük vakıalarda töre-tüzüğü kullanarak başarılı oldum. Benim yaptığım birinci tüzük İslâm dinine revaç verip Muhammed aleyhisselâm şeriatını kuvvetlendirmek oldu. Her yerde ve her şehirde İslâm di­ni, Muhammed aleyhisselâm şeriatıyla saltanatımı süsledim.

Pey­gamber nesli seyyidlerden liyakatli birini sadâret unvanıyla İslâm reisi yaptım. Ona ferman verdim ki, tüm vakıfları nezaretten geçi­rince onlara mütevelliler koysun. Her şehir ve memlekete kadı, müftü, muhtesib belirlesin; seyyidler, ulemâ, meşâyihler ve diğer dinî hak sahiplerine suyurğal(yurtluk, çiftlik vs gibi hediye) tayin etsin diye, halk kadısı ve asker kadısı tayin edip her birini bağımsız olarak ayırdım. Müslümanlara iyiliği emredip kötülüklerden vazgeçirmeleri için her memleke­te bir şeyhülislâm gönderdim.

Yine ferman çıkardım: Her şehirde mescidler, medreseler, hanlar imar etsinler; yolcu misafirler için yol üstüne saraylar kur­sunlar; yollan düzeltip sulara köprü bağlatsınlar. Her şehre âlim­ler, müderrisler tayin ettim ki, onlar Müslümanlara dini öğretip, şeriat yollarını bildirsinler. Tefsir, hadis, fıkıh ilimleri üzerine ders versinler. Yine buyurdum; bana tâbi tüm memleketlerde şeriat iş­lerinin nasıl yürümekte olduğunu kadılar başkanı bana devamlı bildirecektir. Buna benzer her il ve her şehre kendi başına bir ada­let âmiri koydum. O sipahi ve raiyenin örf-adetlerinde rastlanan nizalı işleri halledip bana sürekli haber verecektir. Yeni bu düze­ni kurup İslâm dinini düzelttim. İslâm ülkelerinde şeriata (kanunlara) revaç verdim.

Kaynak:

Tüzükât-ı Timur “Timur’un Günlüğü”,  Sahibkıran Emir Timur, Haz: Kutlukhan Şakirov- Adnan Aslan, İnsan Yayınları

Yorum Yaz