Kelâmbaz

Şerh Hâşiye Geleneği ve Modernistlerin Tenkitleri

من ا شتغل با الحوا شي ما حو ى شيأ
و من ا شتغل عن ا لحو ا شي ما حو ى شيأ

Sadece haşiyelerle meşgul olan, ilim namına bir şeye sahip olamaz
Kendini haşiyelerden müstağni addenenin de ilimden nasibi olmaz.

 

Araba devrilince yol gösteren çok olurmuş atasözünün işaret ettiği vechile mevzu İslam dünyasının geri kalmışlığı olunca ağzı olan konuşuyor. Salahiyeti olan olmayan herkesin konuşması yetmezmiş gibi bir de bu konuya dair çok sık duyduğumuz bazı yanlış ezberler var.  Bu mugalata, ekseriya oryantalistlere ait olan fakat kendi mâzisiyle kavgalı Müslüman aydınların (!) hazır lokmacılık kolaylığıyla kritik etmeden sarıldıkları bazı tezlerdir. İmam Gazali’nin felsefeyi yasaklayarak İslam düşünce dünyasının gerilemesine ve de müslümanların geri kalmasına sebep olması, Yavuz’un Ortadoğu fetihleri sonrası Osmanlı’ya giren Eş’ariliğin fikir dünyamızın gelişimini durdurması bu iddiaların en meşhurlarından. Temcit pilavı gibi ısıtılıp ısıtılıp önümüze gelen iddialardan birisi de Selçuklu-Osmanlı döneminde zirve yapan İslami ilimlerdeki şerh hâşiye geleneğinin, İslâmî ilimlerin ve fikir hayatının gelişmesine engel olduğu iddiasıdır. Müddeilere göre bu durum nitelikli alimlerin yetişmesini de engellemiştir. Nitekim Osmanlı dönemi modernist İslâmcılarından Mehmet Akif şöyle demektedir;

En büyük fâzılınız bunların âsârından
Belki on şerhe bakıp bir kuru mânâ çıkaran.

Önce metin, şerh, hâşiye, talika nedir sorularının cevabını verip daha sonra modernistlerin iddialarını ele almamız daha doğru olacaktır.

Metn

Metinler yazıldığı sahanın temel kitaplarıdır. Talebenin o ilimde okuyacağı ve ezberleyeceği ilk kitaplardır. Mevzubahis olan ilmin/sahanın, esas mefhumları ve umumî hatları verilir. Umumiyetle, o ilim üzerindeki farklı görüşlere yer verilmez, detaya ancak esasa hizmet ettiği ölçüde inilir.

Misal olarak Hanefi mezhebinde Mütûn-u mutebere-i erbaa  ismiyle meşhur olmuş dört muteber metin kitabı şunlardır; 

Kenzü’d Dekâik,  Ebû’l-Berekât Nesefî

Muhtâr, Ebû’l-Fadl Abdullah ibn Mahmûd el-Mevsılî

Mecmâül Bahreyn, İbn-üs-Sâ’âtî

Vikâye, Tâcu’ş-Şerîa Mahmûd

Şerh

“Buhâri-i şerîfe çok şerhler yazılmış en önemlisi İbn-i Hacer-i Askalâni hazretlerinin Fethü’l-Bari’si… Büyük âlimlerden birine soruyorlar “niye Buhari’ye şerh yazmadın?” ”La hicrete ba’del feth” ( Mekke fethedildikten sonra hicret olmaz) hadis-i şerifiyle cevap veriyor. Yani Fethü’l-Bari’den sonra Buhari’ye şerh yapılmaz…”

Şerh kelime manası olarak sözün kapalı kısımlarını açıklayıp anlaşılır hale getirmek demektir. Metn kitapları muhtasar (özet) olduğu için, ifadeleri çoğu zaman müphem (örtülü) ve müşkildir. Zaman geçtikçe anlaşılması daha da zorlaşır. Bu sebeple şerhler yapılmıştır. Şerhler, bu metnin kenarına veya metni içine alacak şekilde yazılır ve buradaki ifadeleri şerheder, açıklar. Şerhlerin bir kısmı, kitabdaki ifâde ve ibâreleri açıklar. Bazı bilgiler kritik edilir. Eksikler tamamlanır, hatalara işaret edilir ve meseleye dair misaller çoğaltılır. ((Ekrem Buğra Ekinci, İslâm Hukuk Tarihi, ))

Meşhur şerhlere, Zerkânî’nin Mevâhib şerhi, Âsım Efendi’nin Emâlî kasidesi şerhi, allâme ‘es-sened’ Seyyid Şerif Cürcânî’nin Mevâkıf şerhi, Abdulganî Nablûsî’nin ve Muhammed Hâdimî’nin İmâm-ı Birgivî’nin Tarîkat-i Muhammediyye’sine yazdıkları şerhler misal olarak verilebilir.

Umumiyetle metn ile şerhin ve bazen hâşiyenin isimleri mânâ olarak da kâfiye olarak da birbirine benzer. Meselâ Dürrü’l Muhtâr hâşiyesi Reddü’l Muhtâr, Mültekâ’l Ebhur şerhi Mecma’ül Enhür. 

Dürrü’l Muhtâr hâşiyesi Reddü’l Muhtâr (İbni Âbidin)

Hâşiye ve Ta’lîka

Genellikle bir metnin şerhi üzerine yapılan hâşiyeler, hem şerhte hem de metindeki bazı kelime ve terkiplerle ya da metinde geçen özel isim, âyet, hadîs, şiir gibi hususlarla ilgili olarak yapılan kısa açıklamalar mâhiyetindedir. 

Hâşiyeler, umumiyetle kitabın altına yazılır. Şerhlerdeki bazı hususlar izaha kavuşturulmakla beraber, ilâve bilgileri de ihtivâ eder. Bunlara ekseriya ta’lîkat denir. Alâka kelimesinden türeyen ta’lîka, kitap okunurken alınan notlar ve kitabın muhtevâsına dair yazılardır. Bazen de metn ve şerhde geçen bilgiler kritik edilir; zayıf, sahih ve mutemed (itimad edilir, kavî) görüşlere işaret olunur; hükümlerin delilleri incelenir ve daha evvel açıklanmamış meseleler vüzûha kavuşturulur.

Tekmîle

Metnin müellifi kitabı tamamlayamamışsa veya bazı hususları eksik bırakmışsa, buna tekmîle yazılır.

Fıkıh ilminden misal olarak, Timurtaşî’nin (1004/1595) Tenvîrü’l-Ebsâr adındaki metin kitabını, Alâüddin Haskefî (1088/1677) Dürrü’l-Muhtâr adıyla şerhetmiş; İbn Âbidîn (1252/1836) de Reddü’l-Muhtâr adıyla buna hâşiye yazmıştır. İbn Âbidîn’in oğlu Alâüddin Muhammed de Reddü’l-Muhtâr üzerine babasının metn üzerinde bıraktığı ta’lîk, tahrirat ve itirazları da nazara alarak Kurretü’l-Uyûni’l-Ahyâr adlı tekmîlesini kaleme almıştır. Bütün bunlara Abdülkâdir Râfiî de Takrîrâtü’r-Râfiî diye bilinen ta’likatını yazmıştır. Şamlı Ahmed Mehdi Hıdır da Reddü’l-Muhtâr’a bir fihrist yapmıştır. 1

İhtisâr

Bir kitaptaki bazı teferruatın çıkartılarak sadeleştirilmesine ihtisâr etmek ortaya çıkan esere ise muhtasar denir. Muhtasarlar eserlerdeki zamanla artık ihtiyaç kalmamış olan bilgileri ve mükerrer rivayetleri çıkartarak bilgiye daha kolay ulaşılmasını sağlamak maksadıyla hazırlanmıştır. İhtisar ve hulâsâ etme yani özetleme gayreti meyanında, İbn Haldûn, yeni bir eser telif etmenin yedi sebebini sayarken bunlardan birinin okuyucuyu usandıracak derecede uzun yazılmış eserlerin telhis (hulasa etme, özetleme) edilmesi olduğunu belirtir.

Buhârî’nin el-Câmiu’s-Sahîh’inin muhtasarı olan Ahmed bin Ahmed ez Zebîdî’nin etTecrîdü’s sarîh’i Babanzâde Ahmed Naim Bey tarafından Sahîh-i Buhârî Muhtasarı Tecrîd-i Sarîh Tercemesi ve Şerhi adıyla tercüme ve şerhedilmiştir ve ülkemizde geniş rağbet görmüştür.

Şerh Hâşiye Geleneği ve Yöneltilen Tenkitler

Osmanlı dönemine ait eserlerin, büyük nisbette muhtasar, şerh ve hâşiyelerden oluştuğu bilinen bir husustur. Bu durum Osmanlı ilim ve kültür hayatında  taklit ruhunun, ezber ve tekrara dayalı bir anlayışın hâkim olduğu iddialarını da beraberinde getirmiştir. Halbuki şerh ve hâşiye kültürüyle alakalı yorum yapabilmek için öncelikle Osmanlı ilim hayatını, şerh ve hâşiye kültürünü, medrese hayatını yani kısacası dönemin ilim dünyasının dinamiklerini bilmek gerekir. Şerh ve haşiye geleneği oryantalistlerin iddia ettiği gibi geçmişin kuru bir tekrarı olarak görülürse yüzlerce yıllık bir ilmî sermâye insafsızca harcanmış olur. Hâlbuki şerh ve hâşiyeleri, kendi sahasında referans olmuş bir metin üzerine tahlil, tenkit, muhâkeme gibi metodların uygulandığı eserler olarak görmek gerekir. Böylece meşrû ilim mirası üzerinden çalışmalar yapılarak ilmî süreklilik sağlanmıştır.  Şerh ve hâşiyeler sadece bilginin daha iyi anlaşılmasını sağlamakla kalmamış bilginin gelecek nesillere ulaşmasını da sağlayan bir bilgi nakli vâsıtası vazifesini de icra etmişlerdir.

Şerh Geleneği Nasıl Doğdu?

Tam ilmihal Seadeti Ebediyye kitabında diyor ki; Bir âlim kitâb yazarsa, bu kitâba (te’lîf), yazana (müellif) denir. Bunu kendi veyâ başkası açıklarsa, buna (şerh) ve açıklıyana (şârih) ve bu kitâba (metn) denir. Şerh de açıklanırsa, (hâşiye) olur. Hâşiyeyi yazana (Muhaşşî) denir. Kur’ân-ı kerîm âyetlerini yalnız Peygamber efendimiz açıklar. Bu açıklamalara (Tefsîr) denir. Tefsîrleri de islâm âlimleri açıklar. Bu açıklamalara (Meâl) denir. Buradan anlaşılıyor ki İslam dünyasında şerh geleneği Hazreti Peygamber’in -sallallahü aleyhi ve sellem- Kur’an-ı Kerim’i açıklaması yani şerh etmesi ile başlamıştır.

Aynı şekilde tefsir âlimlerinin meşhurlarından Kadı Beydâvî’nin Beydâvî olarak meşhur olan Envâru’t-tenzîl isimli tefsirini ulemâ, tabiatı üzere, bir metinden ziyade Kur’an-ı Kerîm’in bir şerhi olarak kabul etmiş ve tefsire onlarca hâşiye yazılmıştır. Yeri gelmişken söyleyelim, İmâm-ı Beydâvî’nin bu tefsiri İslam klasikleri içinde en çok hâşiye yazılan kitaplardan biridir. Hâşiyelerinin sayısı 250’yi aşkındır. Osmanlı ulemâsı o denli teveccüh göstermiş ki Beydâvî’ye hâşiye yazmayanı tabaka alim saymazmış.

Şerhler Kuru Birer Taklit mi?

İslam eserlerinin tedvin metoduna dair esas mefhumların tarifinden sonra ‘metin-şerh-hâşiye’ geleneğine yöneltilen tenkitleri başlıklar halinde ele almaya gayret edelim. Bu tenkitlerin arasında, herhalde, en çok seslendirileni şerhlerin kuru birer taklit olduğu iddiasıdır.

Halbuki herkes şerh yazamaz. Şerh yazmak salahiyet ister. Her eser de şerh edilmez. Bazı kıymetli eserler onlarca, belki yüzlerce, farklı isim tarafından şerh edildiği halde başka bazı eserler aynı teveccühü görmemiştir. Bazen aynı esere yazılan şerhler arasında dahî birçok farklılık görülür. Zira iki ayrı şârih aynı metni şerhederken farklı noktaları şerhetmek isteyebilir veya aynı noktalara dair izahları farklı olabilir. Bu vaziyet bize şerhlerin başlı başına müstakil, orjinal eserler olduğunu açıkça göstermektedir. Şarih, şerh esnasında metni iyice kavramış tahlil, muhakeme ve tenkide tâbi tutmuştur. Bu çaba esasen ilmî birikimin hangi yoğunlukta incelendiğini ortaya koymaktadır. Hatta şarih sadece metni izahla iktifa etmez, mevzuyu ele alıp genişletir, metinde ele alınmayan cihetleri ortaya koyar. Meselâ İmâm-ı Buhârî’nin “el-Câmiu’s-Sahîh” adlı meşhur hadîs kitabına Bedruddin Aynî’nin yazdığı şerh tam 25 cilttir.

Kimi zaman bazı şerh ve hâşiyeler ana metni dahî gölgede bırakmıştır. Bu anlamda yazılan bazı şerh ve hâşiyelerin yeni bir metin olduğu bile iddia edilebilir. Şerh ve hâşiyeler esasında bir metni daha anlaşılabilir kılmak gibi mütevazı bir gayeyle perdelenmiş olan ciddi bir te’lif faaliyetidirler.

Şerh Geleneği ve Medrese

Modernistler şerh-hâşiye geleneğini eleştirdikleri gibi bu eserlerin teşkil ettiği literatürün medreselerde okutulmasının da ilmî hayatın inkişafına mani olduğu iddiasındadırlar. Halbuki medrese tedrisat sistemi tam da şerh geleneğine uygun şekilde kurgulanmıştır.

Medresede tedris yapılırken talebeye öncelikli olarak metn, sonra şerh daha sonra da hâşiye okutulmaktadır. Bu metod ile talebe ana metinden kopmadan şerh ve hâşiye takviyesi ile ana metni daha kolay şekilde anlamaktadır. Üstelik talebe, şerh, hâşiye ve talikat ile bir metnin problemlerini kademeli bir şekilde  görerek ilerler, böylece ilmini hazmederek arttırma imkanı bulur. Metni okurken ittihaz ettiği ilmi unutmaz.

Medreselerde tedrisat faaliyeti, hocanın talebeyle birebir alakadar olması şeklinde yürütülür. Tabii olarak talebenin yeni kitap neşretmesi de yine bu hoca-talebe münasebetiyle olacaktır. Dolayısıyla  yazım faaliyeti belli bir üslup ve metod çizgisinde yapılır ki, yazılan şerh, hâşiye ve ta’lîkalar aslında o metin üzerinden bir ekol teşekkül ettirmektedir. Yazılan yeni eser metne kıymet kazandırdığı gibi kendisi de metn üzerinden kıymetlenmekte ve meşruiyet kazanmaktadır.

Şerhler Aslı Kıymetlendirir

Bir metnin kıymetli ve faydalı olması için onu okuyan insanların onu anlayabilmesi gerekir. İşte metinlerin zaman içerisinde anlaşılırlığının ve fonksiyonunun korunabilmesi için şerh ve hâşiyeler yazılmıştır. Böylece metinler yanlış anlaşılmak veya anlaşılamamak ve hatta unutulmak tehlikesinden kurtulmuş, ilim mirasının muhafazası sağlanmıştır. Nitekim kendi kitabına yazılan şerhe takriz yazarak memnuniyetini belirten alimler vardır. Hatta alimlerin kendi eserlerine yazılan şerhe atfettiği ehemmiyeti, oldukça hoş bir şekilde, göstermesi bakımından aşağıda nakledilen meşhur hâdise dikkat çekicidir.

Semerkant’ta Alâaddin isminde büyük bir fıkıh âlimi yaşardı. Çevresi kendisinden ilim öğrenmek ve fetvâ sormak isteyenlerle dolup taşardı. Bu âlimin yegâne çocuğu Fâtıma isminde bir kız idi. Fâtıma Hanım devrin büyük fıkıh âlimlerinden birisi oldu. Öyle ki babasının Tuhfetü’l-Fukahâ adlı meşhur eserini ezberledi. Fâtıma Hanımın ilimdeki şöhretini, iffet, ahlâk ve güzelliğini işiten çok kimse kendisiyle evlenmek üzere tâlib oldu. O ise evleneceği erkek için çok enteresan bir kıstas koydu. Babasının Tuhfe adındaki kitabını en güzel kim şerhederse, onunla evleneceğini söyledi.

Bu şerh edenlerden birisi Türkistanlı fakir bir âlim olan Alâaddîn bin Mes’ûd Kâsânî idi. Kâsânî, hocasının kitabını en güzel şekilde şerhederek imtihanı kazandı. Fâtıma Hanım ile evlenmeye muvaffak oldu. Fâtıma Hanım, bu kitabı mehr olarak kabul etti. Kâsânî için, “Şeraha Tuhfetehu, zevvece bintehu” (Tuhfe’sini şerhetti, kızını nikâhladı) sözü meşhurdur. Bu kitap Bedâyi diye bilinir. Hanefî mezhebinde yazılmış en kıymetli kitaplardan birisidir. O zamana kadar alışılmadık bir üslûp ve tertipte yazılmıştır.2

Şerh-hâşiye geleneğinin, teşekkül eden literatürün sunî şekilde şişmesini engelleyici bir fonksiyonu olduğu gibi, alimleri eser vermeye teşvik ettiği de aşikardır. Bu da zamanımızda ‘publish or perish‘ (yayınla veya yok ol) hastalığından muzdarip Batı literatürünün iki problemine çare teşkil etmektedir.

Modern hastalık: Anakronizm

Modernizmin getirdiği hastalıklarından birisi de, ironik olarak, herhangi bir fikri, geleneği veya metodu ait olduğu zaman dilimine göre değil de bugüne göre değerlendirmek yani anakronizme düşmektir. Modern anlayış, matematik ve tabiat bilimleri odaklı günümüz bilim dünyasında, ortaya konan bilgilerin doğruluğunu bir bakıma yenilikleri üzerinden ölçmeye alışkındır. Yanlışlanabilme prensibi bu cihetten kısmen yanlış anlaşılmıştır. Fakat fennî ilimlerde yeniliğin rolü ve ehemmiyeti reddolunamaz. Öte taraftan sosyal bilimler sosyal tecrübenin, geçmişin ve ortak değerlerin mirasına bina olunur. Tarih, sosyoloji, felsefe ve hatta psikolojiyi bu pencereden inceleyebiliriz.

Din ilimleri ise, esas kanunlarının ilâhi kâideler (vahy ve ona dayanan sünnet) ile sabit olmasına istinaden zaten değişiklik değil zamanları aşkınlık arzeder. Müslümanların güç-kudret devirlerinde ilim dünyaları canlı iken, cemiyetin dikkat odağındaki ilim kollarının başında kelam ve fıkh gelir. Hatta fıkh ilmini modern manada hukuk ilminin karşısına yerleştirecek olursak yakın asrlara kadar dünyanın her tarafında ve her milletçe en elzem kabul edilen, en makbul ilim dalının hukuk (fıkh) ilmi olduğunu kabul etmek durumunda kalırız. İşte müslümanların inanç, amel ve kendi aralarındaki hukuklarını temin eden bu ilimler şerh-hâşiye geleneği çatısı altında tarih boyunca gelişmiştir. İddiası üzere ‘eskimez, bitmez ve tükenmez‘ olan bu aşkın ilimleri günümüz bilim felsefesi argümanları perspektifinden değerlendirmek isabetli olamaz. Çünkü aşkın olmakla sabit olan bir ilmin çaresizce kökünden değişmesi veya değiştirilmesi, zamanlar üstü olduğu iddiasının doğru olmadığı veya değişen ilmin kendinden başka birşeye tebeddül ettiği gerçeğini iktiza eder.

Bu zaviyeden bakacak olursak, din ilimlerinde mesai yapmış bulunan ulema yeni şeyler va’z etmekten ziyade mevcut ilmi ve meseleleri derinlemesine tahkik edip daha güzel izah etmeyi, eksikleri gidermeyi doğru bulup kıymet vermiştir. Vahyin koyduğu sınırlarda ve onun şerhi olan din ilimlerinin sahasında fennî ilimlerin tabiatında var olan ‘paradigma değişimi’ mevzubahis değildir ki sürekli yepyeni eserler kaleme alınsın.

“Sübhâneke lâ ilme lenâ…”

Modernistlerin sürekli bir orijinalite arama merakı da ayrı bir taassubdur. İslâm ulemâsı yeni birşeyler ortaya koymaktan ziyade ilmden kendi payına düşeni kazanmak için gayret etmiştir. İlmi kendilerine Allâhu Teâlâ’nın bir nimeti ve seleflerinin bir mirası olarak görmüşlerdir.

İkinci olarak, yeni bir şeyler söylememek ilmsizliğin neticesi ise o vakit Avrupa felsefesinin de 18.yüzyıldan beri tamamen bittiğini söyleyebiliriz. Bugün ne Hegel çapında bir filozof çıkmakta, ne  Kant ne de Descartes. Halbuki bu iddia kısmen doğru olmakla birlikte prensipte yanlış bir istidlaldir. Bir ilmî eser illa ki yeni bir fikrin veya yolun kurucusu olmak zorunda değildir ki. Kaldı ki İslam medeniyeti, İmâm-ı Âzam Ebû Hanife, İmâm-ı Şafii gibi medeniyetinin “yol kurucu”larını zaten çıkarmıştır. Devamında gelen alimlere düşen bu mezheplerin usul ve şartları dairesi içerisinde İslami ilimlerin muhafazası ve tekamülüne uğraşmaktır.

Evet, İslam medeniyeti modernistlerin hayal ettiğinin aksine hür fikir nidaları arasında başıboş fikirler manzumesini bünyesine kabul etmez. Fakat yine modernistlerin iddia ettiği gibi kuru ezber, taklitçilik de değildir. İslam alimleri meşruiyet sahasının dışına çıkmadan meselelerin derinliklerinde büyük telif faaliyetlerinde bulunmuşlardır.

Modernist bakış açısı kendini batıya konumlandırdığı için, ferdi önemsemekte, ferdin kendi başına eser ortaya koymasını kıymetli bulmaktadır. İslam medeniyetinde ise kıymetli olan, bir geleneğin, bir ekolün içerisinde çalışmalarda bulunup, telif faaliyeti yapmaktır. Mesele bu farklılıklar nazar-ı dikkate alınarak değerlendirilmelidir.

Netice

Bunca misalden sonra kalbimiz mutmain olarak diyebiliriz ki İslâmi ilimlerde şerh ve haşiye geleneğinin ilmî kifayetsizlikle, ezbercilikle,  dogmatik fikir ve tedrisat hayatıyla bir alâkası yoktur. Tam aksine ilmî çalışmaların, yüzlerce yılda biriken bir mirasın üzerine inşa edilebileceği, ilmî hayatın bu şekilde inkişaf edeceğine inanıldığı için şerh ve hâşiye yazımı tercih edilmiştir. Şerhlerle metinlerin daha iyi anlaşılması sağlanmış, mevcut ilmî eserlerden sürekli faydalanılabilmenin yolu açık tutulmuştur.

Dünya’da en çok yazma eser barındıran ülke olmasına rağmen, Türkiye’de şerh-hâşiye geleneği üzerine yapılan çalışmalar, henüz başlangıç seviyesindedir. Bu ilim mirası üzerine hakedilen çalışma yapılmalıdır.

 

Faydalanılan eserler

İsmail Kara, İlim Bilmez Tarih Hatırlamaz – Şerh ve Haşiye Meselesine Dair Birkaç Not, İstanbul, 2011.

Mesut Kaya Yrd. Doç. Dr., Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Osmanlı İlim Geleneğinde Şerh ve Hâşiye Yazıcılığı 

İrfan Özfatura, Türkiye Gazetesi, Arabi Enbiya lisanı Farisi Evliya lisanı

Celaleyn Tefsiri kenarında Esbab-ı Nûzul Kitabı ile beraber
Emâli Kasidesi Âsım Efendi Şerhi kenarında Milel ve Nihal

 

 

  1. http://maverd.blogspot.com/ İslam İlim Geleneğinde Metn-Şerh-Hâşiye-Ta’lîka-Tekmîle
  2. www.ekrembugraekinci.com, “Kazanan kızı alır”
Bünyamin Ekmen

Bünyamin Ekmen

Makina mühendisi, müteşebbis. Altın Çınar Gençlik Derneği başkanı.

Okumayı ve paylaşmayı sever. Burada olmaktan dolayı çok mutlu.

Yorum Yaz