Kelâmbaz

Muhteşem Osmanlı Eserleri Terkip mi, Taklit mi?

Mazinin cazibesi

Son senelerde kitaplar, televizyon programları ve diziler sayesinde tarihe alâka arttı. Mazideki şöhretli şahısların ve hadiselerin cazibesi hemen herkesi sardı. Bizler nüfusunun çoğu tarihî mâlûmatlara aç bir ülkede yaşıyoruz. Dizilere tam bir îtimat olmasa da makaleler yazan, ciddi televizyon programları yapan akademisyenlere  “eli kalem tutmuş adam, tabii ki bizden iyi bilecek” düşüncesiyle îtimat edilmekte. Sehven yapılan yanlışlar, masum bir mâlûmat eksikliğine bağlanabilir ve bir yere kadar tolere edilebilir diyelim. Ne var ki tarafsızlığı esas almadan, ideolojinin şehvetiyle piyasaya çıkmış ve kasten yanlış mâlûmat verilmiş ürünlerin defosu son derece rahatsız edici.

İfrat ve tefrit noktasında Osmanlı

Tarih sahasında boy gösterenlerin en verimli malzemesi şüphesiz Osmanlı Devleti’dir. Dile kolay 600 sene varlığını sürdüren bu devlet; şahsiyet ve vak’a bakımından olduğu kadar mimarî, kültür, folklorik olarak da bol malzeme barındırır. Ama büyük ve şöhretli olan her şey gibi o da ne yazık ki ifrattan nasibini almaktan kurtulamamıştır. Bugünün şartlarına kör kalarak, Osmanlı dirilecek/diriliyor ütopyasıyla yaşayanlarla (bunlar aynı zamanda sevginin dozunu ayarlayamayıp sevdiğine zarar verenler), Osmanlı’nın her yaptığını nefretle eleştirenler, bunun iki keskin ucu oluşturuyor.

Bu iki ucun nefret tarafında  olanları ele almaya çalışalım.

Gayet tabii Osmanlı Devleti’ni masaya yatırıp eleştirmek de bir haktır. Bunu ilmî kaidelerle, tarafsızlık prensibiyle yapanlara itibar edilir. Ancak eleştiriler ne zaman ki küçümsemek, alay etmek raddesine gelir, o zaman veçhe değiştirmiş ve ciddiyeti kalmamış olur.

Asırlar boyu hüküm sürmüş bir devlete, düşman bir futbol takımına bakar gibi bakınca her türlü kötülüğü, iğrençliği yakıştırabilirsiniz. Fanatikliğin tabiatında sadece desteklenen takımı sevmek yok, desteklenen takımın bir numaralı rakibine nefretle bakmak da bu tabiatın bir parçasıdır.

Hepimizin gönlünde doğduğumuz, yaşadığımız bu toprakların yeri var, lâkin bu sevgi ülkenin idare şekline âşık olmaya dönüşünce, bir evvelki idare şekli, tıpkı sevgilinin eski sevgilisi misali beş para etmez bir düşman gibi görünür insana. Bu da sağlıklı bir ruh hali değildir şüphesiz.

Osmanlı taklitçi bir medeniyet miydi?

Osmanlı’ya yapılan hakkaniyetten uzak eleştirilerden biri de zamanında çok büyük bir coğrafi mıntıkayı idare eden, çok kimlikli teba’ası olan bu devletin kültürel manada dünyaya özgün/has bir şey sunmadığı yönünde.

Osmanlı aleyhindeki eleştirileri şöyle hülâsa edebiliriz:

Bu kadar çeşitli milletlerin bir arada olduğu topraklarda elbette zengin bir kültür-sanat havuzu oluştu ama bu zenginliğin hamurunda idarenin yani devletin fonksiyonu yoktu. Yerel halkın mayaladığı bir hamur söz konusuydu. Devletin tek düşüncesi daha geniş topraklara hükmetmek ve teba’asını genişletmekti. Kültüre, sanata yeni bir nefes getirmek, özgün yorumlar katmak öncelikleri arasında değildi. Tasavvufî ilahiler, şiirler hep tarikatlar sayesinde Anadolu’ya yayılmıştı. Söz sanatlarında zirve olan divân edebiyatı, her ne kadar seçkin zümrenin meşgalesi ve sarayın edebiyatı olsa da bu edebiyatın kökeni de Arap ve Fars kültürüne dayanıyordu. Halka inemedi ve 18. asra kadar Fars tesirinden kurtulup özgünleşemedi. Zaten resim ve heykel dinen mahzurluydu, yasaklanmıştı. Mimarîde ise tam bir taklit metodu kullanıldı. Ne zaman ki 19. asrın ortalarında Avrupaî kültürlerle haşır neşir olunmaya başlandı, ondan sonra aydınlar sayesinde sanat faaliyetleri arttı.  Nezih ve modern eserler ortaya koyuldu.

Ayasofya’nın siluetine sadakat

Yukarıdaki her biri etraflıca müzâkere edilmeyi hak eden iddialardan “mimarîde taklit metodu kullanmak” iddiasını öne çıkaralım ve yazıya buradan devam edelim.

“Osmanlılar fetihten sonra Ayasofya’yı gördüler, eserlerinde bu yapıyı taklit ettiler” tespiti çok meşhur bir tespittir. Tespitte sıkıntı yok; Osmanlı’nın İstanbul’un fethinden sonra Ayasofya benzeri merkezî kubbeli camiler yaptığını, zamanla bir ana kubbe, dört yarım kubbe şeklindeki camileri devletin klasiği haline getirdiğini söylemek mâlûmun îlâmı oluyor. Ayasofya şehrin sembolüydü. Osmanlı da bu sembole kıymet vermiş, tahtından indirmemiştir.  Hatta bazı şehirlerin fethinden sonra o şehre fethin sembolü olarak yapılan Ulu Cami (Cuma Camii) İstanbul için düşünülmemiş, bizzat Ayasofya camiye çevrilerek şehrin “Ulu Cami” olmuştur.

Ulu Camii, Ayasofya ilan edilmiş bir şehirde, Ayasofya formunda camiler inşa etmek gayet tabiîdir. Merkezdeki bu haşmetli yapının etrafını ona benzer şekil ve boyda büyük camilerle süslemek, siluete gösterilen ihtimamın imzasıdır. Osmanlı Ayasofya’ya geometrik olarak ters düşen hacimsiz camiler yapsaydı eğer, bu en başta şehrin dış görünüşüne ihanet olurdu. Bugün siluete baktığımızda Ayasofya ve diğer eserler arasındaki ahenge hayran kalıyorsak, bunun özgün bir sanat anlayışının neticesi olduğunu anlayabiliriz. Ayasofya’dan mülhem nakış gibi işlenmiş bu siluet, bizzat ileriyi gören bir aklı işaret etmektedir.

Camiler dinin şiârıdır

Bir başka eleştiri noktası da Osmanlı’nın, selefi Selçuklu’nun yaptığı küçük, mütevazı ama daha fonksiyonel camilerden vazgeçmesi üzerinedir. Şehrin en yüksek yerlerine devasa camiler yapma teşebbüsü, padişahın kibrine atfedilir.

Osmanlı’da devletin itibarını göstermede camilerin çok mühim bir yeri vardır. Her şeyden evvel Osmanlı, Sünnî bir İslâm devletidir. Kuruluşundan beri topraklarını genişletmesi İslâm’ı duymamış insanlara bu dini doğru olarak nakletmek sâikiyledir. Herkes bilir ki İslâm dinine girdikten sonraki ilk şart namaz kılmaktır. Hadis-i şerifte “namaz, dinin direğidir” buyrulmuştur. Namaz ve namaz kılınan yer olan camiler dinin şiârı olduğuna göre, İslâmiyet’i yaymayı hedef belleyen devletin de şehri kudretli, ihtişamlı camilerle donatması pek mâkul bir tutumdur.

Hakkaniyetle bakanlar tarihimizin yüz akı Selçukluların Anadolu’ya gelişinin Türk-İslâm tarihinin dönüm noktalarından olduğuna, bu kıymetli devletin politik, askerî, sosyal, kültürel, mimarî sahalarda eşsiz bir miras bıraktığına itiraz etmez. Fakat Osmanlıların İslâm milletine Selçuklulardan daha çok hizmet ettiğini, daha büyük ve cihanşümul bir devlet kurduğunu da kabul eder. Bizans İmparatorluğunu* sona erdiren, yeni bir devrin başlangıcına imza atan Osmanlı Devleti’dir. Bu yeni devirde İstanbul’u İslâm milletinin başkenti yapmış, adaleti buradan yaymıştır. Herkesin rüyalarını süsleyen şehre kendi mührünü vurma hakkına sahip olmuştur. Fetihten sonra inşa edilen ilk külliye Fatih Camii de Bizans’ın sembolik yapılarından Havariyyun Kilisesi’nin kalıntıları üzerine inşa edilmiş, bu tercih ile de başlattıkları yeni devre mühür vurmanın ilk adımını atmışlardır.

*(Bizans ismi 16. asırda Alman Hieronymus Wolf’un literatüre soktuğu bir isimdir. Doğu Romalılar kendilerine Bizanslıyız demezlerdi; Doğu sıfatını da ilave etmeden sadece “Romalıyız” derlerdi.

Roma İmparatorluğu 395’te ikiye bölündü. Batı Roma İmparatorluğu’nun 476’da tamamen çökmesiyle Doğu Roma tek Roma İmparatorluğu olarak 1453 senesine kadar varlığını sürdürdü. 1054’te Papa ve Patrik arasındaki ihtilaflardan sonra Roma Katolik Kilisesi ve Doğu Ortodoks Kilisesi tamamen ayrıldı. Bu tasnif biraz da bu ayrılık üzerinden mana kazanıyor.

Romalıların Müslümanlar arasındaki ismi ise “Rum”dur ve Müslüman tarihçilerin kaynaklarında Fatih’in İstanbul’u Doğu Roma’dan değil “Rum”ların elinden aldığı yazılıdır.)

Eski ve Yeninin Terkibiyle Emsalsiz Bir Üslûp

İstanbul hem zâhiren hem bâtınen böylesine kıymetliyken Osmanlı’nın da bu şehre hükmetme ve eskiyle yeniyi harmanlayıp orijinal bir kimlik kazandırma arzusuna müsâmahasız yaklaşamayız.

Osmanlı İstanbul’dan evvel de özgün ve mükemmel şablonlarda camiler inşa etmiştir. Mimar Hacı İvaz’ın Bursa’daki eseri Yeşil Camii bunlardandır. Fetret Devri’nde büyük yara alan devlet, Çelebi Mehmed ile tekrar ayağa kalktığında eski günlerine dönüşünün emaresi olarak bu hârikulâde camiyi yaptırmıştır. Yeşil Camii süslemelerinde çeşitli mimarî üslûplar bir araya getirilmiş, hatta Bizans’tan kalma malzemeler kullanılmıştır. Osmanlı kendinden evvelki medeniyetlerin tarihine ve sanatına îtinâ göstermeyip bu malzemeleri hor görseydi daha mı özgün olurdu? Kültürel şuurun eskiyi yok etmek değil, eskiden ilhâm alıp yeniyi tasarlamak olduğunu her akıl sahibi gibi onlar da biliyordu. Her fikir, her sanat, her zanâat ve tabii ki şehir kültürü de her çağda üstüne koya koya gelişir, evvelkileri zemin olarak kullanır. Osmanlı Devleti de Selçukluların, İran’ın, Roma/Bizans’ın mimarî mirasına kendi yorumunu katmış, yeni bir üslûp geliştirmiştir.

Mimar Sinan’ın Ayasofya’nın mimarlarıyla rekabeti neticesinde Selimiye Camii’ni inşa etmesi de kusur bulunacak bir durum değildir esasen. Roma’nın medâr-ı iftiharı Ayasofya her ne kadar büyüleyici bir eser olsa da insan elinden çıkmıştı ve gayret edildiği takdirde benzer ihtişamda yapılar da inşa edilebilirdi. Sinan, Ayasofya gibi kubbesiyle meşhur bir esere nispetle daha büyük kubbeli Selimiye’yi yaptı ve büyük ihtimalle Bizans’ın böbürlenmesinin lüzumsuzluğunu vurgulamak istedi. Matematik ve geometriyi taş yoluyla sanata dönüştüren Sinan, istese başka formlarda da eserler verebilecek kabiliyette bir mimardı. Ama o fetihten sonra Ayasofya’ya ve şehirdeki diğer kubbeli eserlere (Kariye, Aya İrini vs.) ters düşmesin diye yapılan merkezî kubbeli İstanbul camilerini Osmanlı klasiği haline getirdi. Böylelikle Osmanlı Devleti klasikleşen bu cami üslûbunu ileriki senelere taşımış oldu.

Netice

İnsafla bakanlar Osmanlı’nın kültür sanat anlayışının hudutlarının dar olmadığını kabul eder. Müslümanların “ilim Çin’de de olsa alınız” hadis-i şerifini düstur edinerek fen ve sanatta yabancılardan faydalandığı dönemler olmuştur muhakkak. Çeşitli zamanlarda aynı coğrafyayı müşterek kullanan toplumların birbirleriyle etkileşim içinde olması şaşılacak ve abes bir hâl sayılmamalıdır. Kaldı ki tarihî hakîkatler ilim ve bilimde çığır açan keşiflerin birçoğunda Müslümanların olduğunu, Osmanlı’nın da her iki sahada dünyaya kıymetli numuneler sunduğunu gösteriyor. Ayasofya’yı temel alarak benzer sûrette eserler yapmak, böylelikle İstanbul’da dünyanın en karakteristik siluetini oluşturmak, başlı başına bir özgünlük, bir ileri görüşlülük olarak adlandırılmayı hak ediyor.

Zeynep Serhan Koşal

Zeynep Serhan Koşal

Yorum Yaz