Kelâmbaz

Kurtuba Cami’nin Hüzünlü Hikayesi

İslam hukukunda savaş yolu ile feth edilen şehirdeki en büyük ibadethanenin camiye çevrilmesine cevaz vardır. Ancak hiç bir ibadethanenin yıkılması veya tahrip edilmesi bahis mevzuu olmamıştır. Bunun en tipik misali Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethettiği zaman, Ayasofya kilisesini camiye çevirmesidir. Bu, yapılan sulh şartlarından biriydi. Yalnız dini bir hadise değil, aynı zamanda Türklerin tarihteki en büyük zaferinin bir hatırasıydı.

Peygamberimiz “sallallahu aleyhi ve sellem”, İstanbul’ un fethedileceğini haber vermiş ve bu şehri fetheden kumandan ve askerleri için, “Ne mutlu onlara!” buyurmuştu. İstanbul’u fethederek tarihte yeni bir çağ açan Fatih Sultan Mehmed Han, bunu bütün dünyaya ilan için hristiyan sembolü olan Ayasofya’yı, cami haline yani Müslüman sembolü haline getirmek zorunda idi. Fatih, Ayasofya’yı asla tahrîb etmedi. Aksine, daha fetihten önce tamir ettirmişti. Henüz fetih teşebbüsü yok iken Bizans imparatoru depremlerde hasar gören Ayasofya’ nın tamiri için Osmanlıdan Türk mimar istemiştir. Sultan da bunun üzerine en iyi ustalarını gönderir. Hatta restorasyonu bitiren ustaların ‘‘minarenin yerini de ayarladım Sultanım’’ dediği rivayet olunur. Kur’ân-ı kerîmde kiliselerin yıkılması hakkında bir emir yoktur. Tarihte müslümân hükümetler, daima kiliseleri ve sâir ibâdet yerlerini tecâvüzden korumuşlardır.

Şimdi size, kendilerini müşfik, masum ve merhametli sayan hristiyanların bir câmiyi kiliseye çevirme işinden bahsedeceğiz. Bu yazı 1894’de, Almanya’nın Würzburg şehrinde neşredilmiş olan ve Prens Salvator, Prof. Graus, teolog Kirchberger, Baron von Bibra, Bayan Threlfall tarafından hazırlanan (Spaneien = İspanya) ismindeki eserden alınmıştır:

İspanyada en mühim şehirlerden biri, (Arabca telaffuzla Kurtuba) Cordoba’dır. Bu şehir, Endülüs İslam devletinin merkeziydi. Müslümanlar, Târık bin Ziyâd kumandasında, 711’de İspanyaya geçince, bu şehri kendilerine baş şehir yapmışlardı. Arablar bu şehre medeniyet getirdiler. Yarı vahşî olan bu şehri, tam bir medenî şehre çevirdiler. Bir büyük saray [El-kasr], hastahâneler, medreseler yaptılar. Bunların yanında, bir de büyük Câmi’a [Üniversite] kurdular. Avrupa’da ilk kurulan üniversite, budur. O zamana kadar Avrupalılar ilimde, fende, tıbta, zirâatte ve medeniyyette çok geri kalmışlardı. Müslimânlar, onlara ilim, fen, medeniyet getirdiler. Onlara hocalık etdiler.

Endülüs İslâm Devleti’ni kuran birinci Hişam bin Abdilmelik “rahime-hümullah”, Kurtuba’da çok büyük bir cami yaptırmak istedi. Bu caminin Bağdad’da bulunan camilerden daha büyük, daha güzel ve ihtişamlı olmasını istiyordu. Kurtuba’da bu işe en uygun arsayı seçti. Arsa bir hristiyana aitti. Bu adam, arsası için çok para istedi. Çok âdil bir hükümdar olan birinci Abdürrahman, isterse, zorla bu araziyi alabilirken, katiyyen böyle bir yola başvurmadı. Aksine, hristiyan sâhibine istediği parayı ödedi. Hristiyanlar, bu para ile kendilerine üç küçük kilise yaptılar. Caminin yapılmasına hicri 169 senesinde başlandı. Abdürrahman, günde birkaç saat bina inşaatında, bir amele gibi çalışıyordu. İnşaat malzemesi, doğunun birçok yerlerinden getirtildi. Tahta kısımlar için Lübnan’ın en mükemmel ağaçları, mermer kısımlar için, doğunun birçok yerlerinden renkli mermerler, Irak’dan ve Sûriye’den kıymetli taşlar, inci, zümrüd, fildişi, bu araziye yığıldı. Her şey çok güzel ve çok boldu. Cami, ihtişamlı bir bina hâlinde yavaş yavaş yükselmeğe başladı. Birinci Abdürrahman’ın ömrü, câminin bittiğini görmeğe yetmedi. 172 [m. 788] senesinde vefat etdi. Ondan sonra hükümdar olan oğlu Hişâm ve torunu birinci Hakem “rahime-hümallah”, caminin tamamlanmasına gayret ettiler. Cami, 10 senede tamamlandı. Fakat, bundan sonra, her sene bir parça ilâve edilerek, en son şeklini, 380 [990] senesinde, yani ancak 205 sene sonra aldı. İkinci Hakem 366 [976] da câmiye altından bir minber yaptırdı. İşte, böylelikle bu cami pek muazzam, pek haşmetli ve son derecede güzel bir eser olarak ortaya çıktı.

Cami, 120×135 metre ebatında ve müstatil [dikdörtgen] şeklinde idi. İki (kolu) biraz ileriye doğru uzanıyor. Bu kolların uzunluğu 135 metreyi buluyordu. Bu uzanan iki kolun binânın esas gövdesinden çıkan kısımları arasında bir açık avlu meydana gelmişti. Caminin içinde, her biri 10 metre yüksekliğinde 1419 sütun bulunuyordu. Bu sütunlar dünyânın en mükemmel mermerlerinden yapılmışdı. Sütunların tepelerindeki kemerler, birkaç renkli mermerden parça parça olarak meydâna getirilmişdi. Camiye girince, insanın gözü bu sütun ormanında kayboluyordu. Mermer sütun başlıklarına bakanlar, bu güzellik karşısında hayran kalıyordu. Camiye giren herkes, adeta büyüleniyordu. Bu kadar güzellik, o zamana kadar dünyanın hiçbir yerinde görülmemişti. Caminin, 20 kapısı vardı. Kapıların önünde, özel portakal bağçeleri kurulmuş, her taraf yeşilliğe bürünmüştü. Caminin etrafında, diğer bahçeler, havuzlar, fiskiyeler, çeşmeler vardı. Müslümanların abdest alabilmesi için birçok şadırvanlar yapılmıştı. Caminin zemini, en kıymetli mermer ve süslü tahtalar ile işlenmişti. Tavanın yapılması için kullanılan kıymetli Lübnan tahtaları, ayrı bir güzellik, ayrı bir heybet veriyordu. Duvar ve tavanlarda oymalar, işlemeler ve çok güzel yazılar vardı. İnsan, camiye girip bir göz atsa, sanki bu muhteşem sütun ormanı bitmeyecek gibi görünüyordu. Geceleyin, binlerce gümüş kandillerden fışkıran renkli ışıklar, camiyi aydınlatıyordu. 1632 senesinde Mısırda vefat eden meşhur tarihçi Ahmed El-Makkarî, (Nehy-ut-tîb min-gasni Endülüs-ir-ratîb) kitâbında, bu camiden bahsederken, onu aydınlatan lamba ve kandillerin 7425 adet olduğunu, bunların senenin normal günlerinde yarısının geceleyin yakıldığını, Ramazan ve bayramlarda, diğer mübarek gecelerde ise, hepsinin yandığını, lamba ve kandillerin yanması için, senede 24000 okka (takriben 30 ton) zeytinyağı sarf edildiğini, ayrıca camiye güzel koku vermek için, her sene 120 okka amber ve öd ağacı yakıldığını yazmaktadır. Minarelerin tepesinde nar şeklinde başlıklar bulunuyordu. Bu başlıklar, mücevherler, inciler, zümrütlerle süslenmiş, taş araları altın parçaları ile örtülmüştü.

Hristiyanlar, 1492 de Endülüs Devletini işgal edip Kurtuba’ya girince, ilk iş olarak, bu camiyi zabtettiler. Bu çok güzel, haşmetli binaya atlarla girdiler. Camiye sığınmış olan müslümanları, merhametsizce öldürdüler.O kadar ki, caminin kapılarından kan akmaya başladı.(Halbuki bu tarihten 40 sene evvel Sultan Fatih Ayosofya’daki Hristiyanların tamamını affetmişti.) Ondan sonra, altın minberi parçalayarak aralarında taksim ettiler. Fildişinden yapılmış rahleleri paylaştılar. Minberde saklanan ve Osmân’ın radıyallahü anh’ yazdığı Kur’ân-ı kerîmin bir eşi olan inci ve zümrütle işlenmiş nefis Mushaf-ı şerîfi ayaklarının altına alarak çiğnediler. Böylece, minber ve Kur’ân-ı kerîm, bu iki eşsiz nefis eser, tamamen yok edildi. İspanyollar, bütün müslümân ve yahûdîleri kılıç tehdîdi ile zorla hristiyanlaştırdırlar. Ellerinden kaçabilen yahûdîler, Osmânlı devletine iltica ettiler. Bugün, Türkiye’de bulunan yahûdîler, bunların torunlarıdır. Halbuki, müslümânlar, ilk defa bu memleketleri fethettikleri zaman, orada yaşayan hristiyan ve yahûdîlere hiç dokunmamış, onların kendi dinlerine göre ibadet etmelerine katiyen mani olmamışlardı. Hıristiyan İspanyollar, görülmemiş bir vahşet ile müslümân ve yahûdîleri yok etdikden sonra, bu şaheser camiyi yıkmağa başladılar. Önce minarelerdeki altın ve zümrütle işlenmiş nar şeklindeki başlıkları indirerek yağma ettiler. Bunların yerine âdî taşdan yapılmış, güya melek şeklinde çirkin başlıklar koydular. Tavandaki o haşmetli, güzel tahta süsleri sökdüler. Yerdeki güzel mermerleri kırıp parçaladılar. Yerlerine âdî taşlar dizdiler. Duvarlardaki bütün güzel süslemeleri yerle bir ettiler. Sütunları yıkmağa çalıştılar. Fakat, ancak bir kısmını devirebildiler. Geri kalan sütunları âdî kireçle badana ettiler. Yıkılan sütunlar, yüzlerce idi ve caminin içinde büyük bir mermer yığını hâlinde serilmiş, kalmışdı. 20 kapıdan çoğu taşlarla örülerek kapatıldı. Nihâyet, en son bir vahşet eseri olarak, 929 [1523] senesinde caminin içine bir kilise yapmağa karâr verdiler. Bunun için, o zaman İspanya ve Almanya İmperatoru olan Şarlken’den [yani Almanya imperatoru beşinci Charles Quint’den (1500-1558)] izin istediler. Şarlken, bu teklifi evvela reddetdi. Fakat, mütaassıb kardinaller onu mütemâdiyen sıkışdırıyor, din uğruna bu işin muhakkak yapılması icab etdiğini savunuyorlardı. Bunların başında çok büyük nüfûzu olan kardinal Alonso Maurique bulunuyordu. Bu kardinal, aynı zamanda papayı da bu iş için kandırmışdı. Papanın da câmi’in kiliseye çevrilmesini arzû etdiğini gören Şarlken, bu işe muvâfakat etmek zorunda kalmıştı. Kilise yapmak için, birçok sütunlar dahâ yıkıldı ve camide kalan sütun sayısı 812 ye kadar düşdü. Yani, en azdan 600 kıymetli mermer sütun yıkıldı. Yapılan kilise, câmi’in ortasında haç şeklinde 52×12 metre ebâdında çirkin bir binâ olarak kendini gösterdi. Şarlken bizzat Kurtuba’ya gelerek bu kiliseyi gördü. Çok üzülerek “Yaptığınız vahşeti görünce, size bunun için izin verdiğime çok pişman oldum. Dünyada bir benzeri bulunmayan, bu güzel eseri böylece tahrib edeceğinizi bilseydim, size müsâade etmez ve hepinizi cezalandırırdım. Yaptığınız bu çirkin kilise, eşi her yerde bulunan âdî bir binadan ibarettir. Halbuki, bu haşmetli caminin bir benzerini yapmak imkânı artık yoktur” demiştir. Bugün bu haşmetli binayı ziyaret edenler, harab olmasına rağmen, İslâm mimarisinin bu büyük eserinin güzelliği, büyüklüğü karşısında hayran kalmakta, ortada bir cüce gibi görünen kilisenin hâline acımakda ve böyle bir haşmetli eserin bu hâle gelmesine müteessir olmakdadırlar.
“Spaneien” kitabı hristiyan müsteşrikler ve içlerinde papazların da bulunduğu bir heyet tarafından yazılmışdır. Buradan yüksek İslam medeniyetinin nasıl barbarca muamelelere maruz kaldığını görmek yeter.

Kurtubadaki caminin ismi bugün (La Mezquita Kilisesi)dir. Bu kelime “Mescid” isminden gelmekdedir. Yani, hâlâ bu binâ mescid ismini taşımakta onu ziyaret edenler, bir kilise değil, İslâm medeniyyetinin bir büyük ve haşmetli eseri olarak görmektedir.

Ahmet Faruk Şenkaya

Ahmet Faruk Şenkaya

Yorum Yaz