Kelâmbaz

Kur’ân Dili Arapçanın Tarihi Seyri

Günümüzde dünya üzerinde konuşulan dillere bakıldığı zaman, bunların sayısının takriben 7000 civârında olduğu görülür. Arapça, 467 milyonu mütecâviz konuşanıyla bunlar arasında 5. sıraya oturmaktadır. Resmî dili Arapça olan 23 Arap ülkesi dışında Türkiye, İran, Senegal, Çad, Mali, Etiyopya ve Güney Sudan gibi ülkelerde de kimi kısmî, kimi yaygın bir şekilde konuşulmaktadır. Ayrıca BM’nin ve Afrika Birliği’nin kabul ettiği 6 resmî dilden biri Arapça’dır. Doğrudan veya dolaylı olarak Arapça’dan birçok dil etkilenmiştir. Mesela Türkçe, Farsça, Urduca, Berberîce, Malayca, Arnavutça ve bazı yerel Afrika dilleri bunlar arasında zikredilebilir. Hele hele Türkçe bunların başında gelir. 1931’li yıllarda bulunan gazetelere bakıldığında bu nispetin %51 civârında olduğu gözlenir. 1 . Günümüzde ise öz-Türkçe(!) kelimelerin kullanılmasıyla bu nispet epey gerilemiştir. 

Arapça yukarıdaki haritada koyu yeşil olan coğrafyada ekseriyet; açık yeşil olan mıntıkada ise ekalliyet tarafından konuşulmaktadır.

 

Arapça, lisân-ı Kur’ân “لسان القرآن” ve lisân-ı dât “لسان الضاد” diye de bilinir. Lisân-ı Kur’ân denilmesinin sebebi Kur’ân-ı kerîmin Arapça nâzil olmasındandır. Lisân-ı dât denilmesi ise dât “ض” harfinin Arapça’ya mahsûs olmasından ileri gelir. 

Arapça’nın Dil Ailesi

Arapça, içerisinde İbrânîce, Aramîce, Habeşçe, Bâbilce ve Akâdca’nın da bulunduğu Sâmî dil âilesine mensup bir lisândır. Sâmî denilmesinin sebebi Hazret-i Nuh’un üç oğlundan biri olan Sâm’a nispetledir. Nitekim büyük tûfandan sonra insanların soyunun Hâm, Sâm ve Ya’fes’ten geldiğine inanılır. Bazı dil âlimleri, bütün sâmî dillerinin Arapça’dan neş’et ettiğini söylemişlerdir. Buna gerekçe olarak da Arapça hâricindeki diğer dillerin neş’et ettikleri mıntıkada artık konuşulmadığını veya bunların diğer diller içinde kaybolup gittiğini ileri sürmüşlerdir. Ne var ki bu görüşe itirâz edenler de vardır. Çünkü dil yaşayan bir vâkıadır. Başka dillerden etkilenmesi ise kaçınılmazdır. Nitekim aynı coğrafyada yaşayan insanların dilleri bile farklı lehce, şive ve ağızlara ayrılmıştır. Ancak her ne olursa olsun gerek dînî, siyâsî, ticârî ve kültürel sebeplerle; gerekse onun diğer dillere nazaran muazzam zenginliği sebebiyle Arapça benliğinden hiçbir şey kaybetmeksizin günümüze değin inkişâf ederek devam edegelmiştir.

Yeşil bölge şarkî sâmî dillerinin (Akâdca, Âsurîce ve Bâbilce), kırmızı bölge vasatî sâmî dillerinin (Ârâmîce, Ken’ânîce, Arapça), mavi bölge ise cenûbî sâmî dillerinin (Sebeîce, Himyerîce, Habeşece, Hadremevtçe, Katafânîce ilh.) intişârını göstermektedir.   

Arap Alfabesi ve Yazısı

Arap alfabesinde 28 tane harf bulunur. Bunların neredeyse tamamı sessizdir. Yazı İbranîce, Süryanîce, Hindce, Göktürkçe, Uygurca, Japonca ve Çince’de olduğu gibi sağdan sola yazılır. 2 Ayrıca herbir harfin rakam karşılığı vardır. Buna ebced denir. Edîbler ve şâirler yeri geldikçe ebced hesâbı yapmışlar, buna dayanarak mühim târihleri kayıt altına almışlardır. 

Müsnedî hatlı kitâbe
Semûdî hatlı kitâbe

                

 

 

 

 

 

Kadîm Arap lisânında Müsnedî ve Semûdî diye bilinen iki hat çeşidi vardı. Müsnedî, Himyerîler’in kullandığı ve Yemen menşe’li bir yazıdır. Semûdî yazısına gelince Müsnedî hattından türemiştir. Bazı müsteşrikler ise Arap yazısının kökenin kuzey-sâmî alfabelerinin bir kolu olan ve Ârâmîce’den türeyen Nebâtî yazısından geldiğini ileri sürerler.3 Nebâtî denilmesi bu hattın kökeninin Hazret-i İsmâil’in oğlu olan Nâbit’e dayanmasından dolayıdır.  Özellikle Hazret-i Peygamber’in geldiği zamanda nesih ve kûfî hat kullanılıyordu. Nesih, yuvarlak harflerle yazılan, kitâbî işlerde ve yazışmalarda kullanılan bitişik el yazısıdır. Kûfî hat ise daha ziyâde dekoratif maksadlarla kullanılan ve keskin köşeli olan bir hattır. Aşağıdaki resimde gösterilen hat, kûfî hatta bir misâldir.

  

(Hazret-i Peygamber’in Rum Kayseri Herkaliyüs’e gönderdiği mektup. Üstte kûfî hatla yazılmış orijinal metin, altta ise günümüz hattıyla yazılmış hâli bulunmaktadır. Harekesiz kısmın okunuşu: “Bismillâhirrahmânirrahîm. Min Muhammedin Rasûlillâhi ila Hirakle azîmi’r-rûm. Selâmün alâ men ittebe’a’l-hüdâ. Emmâ ba’d. Fe-innî ed’ûke bi-di’âyeti’l-İslâm. Eslim teslem. Yu’tike’llâhü ecrake merrateyn. Fe-in tevelleyte fe-inne aleyke ismü’l-erîsiyyîn…” Manası: “Rahmân ve rahîm olan Allâh’ın adıyla. Allâh’ın resûlü Muhammed’den rûm büyüğü Herakliyüs’e. Mes’eleye gelecek olursak, şüphesiz ki seni İslâm’a davet ediyorum. Müslümân ol ki selâmet bulasın. Allâhü teâlâ da ecrini iki kat versin. Eğer yüz çevirirsen bil ki [tüm] teb’ânın günâhları da senin üzerine olacaktır. (Resûlüm!) de ki: Ey ehl-i kitap! Sizinle bizim aramızda müşterek olan bir söze geliniz: Allâh’tan başkasına tapmayalım; O’na hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allâh’ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilâhlaştırmasın. Eğer onlar yine yüz çevirirlerse, işte o zaman deyin ki: Şâhit olun ki biz müslümanlarız! Not: İkinci şekildeki hattın bir yerinde peltek se yerine sin harfi kullanılmış. İktibâs edilen kitapta baskı hatası olduğu için böyle olduğu kanaatindeyim. Yoksa isim manasına gelen “ism” yerine; günâh manasına gelen “ism” kelimesinin kullanılması gerekirdi. Nitekim orijinal metinde bu se peltek, yani doğru şekliyle kullanılmıştır.)

Harekeler

Arapça’da harflerin nasıl okunacağını belli etmek için çeşitli harekeler kullanılır. Hareke, harfleri a-e, ı-i ve u-ü şeklinde okutmaya yarayan sembollerdir. Bunlara sırasıyla üstün, esre ve ötre denir. Bunlardan başka tenvin, şedde ve cezm gibi işâretler de kullanılır ki anadili Arapça olmayan kimselerin telaffuz hatasına düşmemeleri için sonradan geliştirilmiştir. Nitekim aşağıdaki “Besmele”ler üzerinde bu husûs ifâde edilmeye çalışılmıştır.  

Yukarıda birinci örnekte “Besmele” kûfî hat ile ve noktasız olarak yazılmıştır. İslâm’ın sınırlarının henüz Arap Yarımadası’nda bulunduğu zamanlarda bu hat kullanılmıştır. Dolayısıyla Kur’ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîflerin yazımında ilk olarak bu hat tercîh edilmiştir. 

İkincisinde ise harflerin altına ve üstüne kırmızı noktalar konulmuştur. Bunlar ilk hareke örnekleridir ve büyük bir nahiv âlimi olan Ebu’l-Esved ed-Düelî (v. 69/688) tarafından geliştirilmiştir. Bu hattın geliştirilmesinin ve kullanılmasının sebebi İslâm sınırlarının genişlemesiyle mevâliden olan kimselerin Arapça’yı hatasız okumalarını te’min etmek içindi. Nitekim Hulefây-ı râşidînden Hazret-i Ali’nin emriyle Ebu’l-Esved bu işe girişti ve ilk defa Arap alfabesinde harekeleri kullanan kimse oldu. Üstünü belli etmek için harflerin üstüne bir nokta, esreyi belli etmek için altına bir nokta ve ötreyi belli etmek için ise önüne bir nokta konuldu. Tenvin ise iki noktanın üst üste kullanılması sûretiyle belli edildi. Eğer üstteki ikinci hatta dikkat edilirse, harfler için hâlâ noktalama kullanılmaya başlanmadığı görülür. 

Üçüncüye gelecek olursak bu da Ebu’l-Esved ed-Düelî’nin talebeleri olan Yahya bin Ya’mer (v. 89/708) ve Nasr bin Âsım (v. 89/708) tarafından geliştirildi. Zamanın Irâk vâlisi Haccâc bin Yûsuf’un (v. 95/714) emriyle bu sefer Kur’ân-ı kerîm hattına noktalama işâretleri konuldu. Ancak bu noktalar harekeyi değil harfi belli etmek içindi. 

Son örnekte ise Halil bin Ahmed’in (v. 175/791) kullanmış olduğu hat görülür. Esâsında bugün kullanılan imlâ kâidelerinin kâhir ekserîsi ona istinâd eder. Harekeleri bugün kullandığımız şekilde yatık olarak yazmış; mushaflara hemze, teşdîd, revm ve işmâm gibi imlâ işâretlerini ilk bu koymuştur. Kur’ân-ı kerîm’in günümüzdeki yazılışı da günümüze kadar onun bildirdiği şekilde gelmiştir.

Osmanlılar zamanında hatt-ı Arabî’nin en güzel örneklerini görmek mümkündür. Zîra Kur’ân-ı kerîm “Mekke’de nâzil oldu, Mısır’da okundu, İstanbul’da yazıldı.” sözü boşuna değildir. Bunlardan aklâm-ı sitte (altı kalem), kûfî hattın geliştirilmesi ile meydana gelmiş olan hatlardır ki Sülüs, Nesih, Muhakkak, Reyhânî, Tevkî ve Rik’a diye bilinir. 

Sülüs, Arapça’da üçte bir (1/3) demektir. Çünkü bu yazı kullanılırken harflerin (1/3) ve (2/3) oranları muhafaza edilmiştir. Kûfî hattan sonra ilk bu hat kullanılmıştır ki o yüzden bu hatta ümmü’l-hutût (hatların anası) denilir. 4

Sülüs hattıyla yazılmış hadîs-i şerîf. Manası: Eshâbımı kötüleyen kimseye Allâh lânet etsin!

Nesih, umûmiyetle kitap yazımında kullanılır. Sülüsteki oranlar bu hat çeşidinde terk edildiği için buna nesih [iptal eden] denilmiştir. En çok para, sikke, kitâbet, Kur’ân-ı kerîm, hadîs-i şerîf, duâ ve tefsîr yazımında kullanılmıştır.

Nesih hatla yazılmış bir rukye, tılsım. Umûmiyetle kitapların ilk sayfasına yazılan “Yâ Hâfız, Yâ Kebîkec” rukyesi; kurt, böcek ve güve gibi haşerâtı kitaplardan uzaklaştırmak için kullanılır.

Muhakkak, en çok Selçuklular devrinde kullanılmıştır. Osmanlılar daha ziyâde bunu besmele yazmak için kullanmışlardır. Yazı sülüse nazaran daha büyük harflerle yazılır.

Muhakkak hattı ile yazılmış bir âyet-i kerîme. Âl-i İmrân sûresinin 85-86. âyet-i kerîmelenin bir kısmı. Manası: “[Kim] İslâm’dan [başka dîn ararsa] kabul edilmeyecektir. Âhirette ise hüsrâna uğrayanlardan olacaktır. [İman ettikten, Peygamberin hak olduğuna şahitlik ettikten ve kendilerine açık deliller geldikten sonra] inkâr eden bir topluluğu Allâh nasıl hidâyete eriştirsin?”

Reyhânî, ibn-i Hâzin tarafından keşfedilmiştir. Bunda gözü kapalı harf bulunmaz. Sülüs ve nesih hatlarının gelişmesiyle temâdî şansı kalmamıştır. Bu hat mushaf-ı şerîf yazımında Kûfî hattın yerini almıştır.

Reyhânî hattıyla yazılmış En’âm sûresinin 125. âyet-i kerîmesi. Manası: Allah, her kimi doğruya erdirmek isterse, onun göğsünü İslâm’a açar.

Tevkî hattında birleşmeyen harfler birleşerek yazıda bir akıcılık sağlanır. Fermân, menşur, süferâ, nâme ve berâtlarda bu yazı kullanılmıştır. Osmanlılar’da pek tercîh edilmemiştir. 5

Tevkî hattı ile yazılmış bir besmele.

Rik’a hattı ise umûmiyetle haberleşmede kullanılır. Tevkî’de olduğu gibi akıcı ve seri bir yazı çeşididir. Bu yüzden Osmanlı’da resmî dâirelerde kullanılmıştır.

Rik’a hattı. “Önce Hallâk-ı cihândan korkmalı, sonra O’ndan korkmayandan korkmalı.”

Bunlar dışında dîvânî, ta’lik ve icâzet gibi hat çeşitleri de kullanılmıştır. Demek oluyor ki başlangıçta basît ve mahallî olan Arap yazısı özellikle İslâmiyet’in doğuşundan itibaren tartışmasız bir mükemmillik kazanmıştır.

Bu alfabe Arapça’nın dışında günümüzde İran’da Farsça, Kürdce ve Âzerîce; Irak’ta Türkmence ve Kürdce; Afganistan’da Farsça, Peştuca, Özbekçe, Türkmence ve Tacikçe; Pakistan’da Urduca, Belucîce, Keşmîrîce, Pencapîce, Sindhice ve Peştuca; Çin’de Uygurca ve bazı Hui dilinde; Hindistan ve Sri Lanka’da Arvice dilinde ve daha burada sayamadığımız birçok Asya, Afrika ve Avrupalı azınlık tarafından kendi dillerinde kullanılmaktadır. Sovyet Rusya’sına iltihak eden Türk dünyası da 1928’e kadar bu alfabeyi kullanmaktaydı.

Özellikle müslüman olan Türkler İslâm’ın bidâyetinden itibaren bu alfabeyi kullanmaya başlamışlar, Arapça karşılığı olmayan pe “پ”, çim “چ”, je “ژ”, gef “گ” ve nazal ne “ڭ” gibi harfleri ise bu alfabeye eklemişlerdir. Ancak ne kadar hazin ve enteresandır ki bin küsür seneden beri kullanılagelen ve her sahada benimsenen, dolayısıyla da Türkçeleşen bu harfler 1/11/1928 yılında ve 1353 sayılı kanunla yerini latin alfabesine terk etmiş, buna da Türk alfabesi(!) denilerek mezkûr kanun yürürlüğe konulmuştur. Bazı mantıksız ve âfâkî gerekçelerle latin alfabesinin dilimize daha uygun olduğu(!) ve bizi kısa zamanda asrî devletler arasına sokacağı(!) düşünülse de atılan bu adım hiç de düşünüldüğü gibi bir netice vermemiştir. Zira bu kanunun bir neticesi olarak millet bin senelik dînine, diline, târihine, edebiyatına ve hatta kültür ve medeniyetine yabancılaşmıştır.

Yeni Türk(Latin) alfabesiyle alakalı sitemizden yazıya ulaşmak için tıklayınız

Arapçanın Gramer Yapısı

Dünyanın en zengin dillerinden olan Arapça’nın grameri de bir o kadar zengin ve detaylıdır. Nitekim Arapça’nın istisnâî kâideleri bile bir araya getirilse neredeyse başka bir dilin gramer kâidelerine kâbil olur. 

Arapça’da bulunan kelimelere bakarsak onda tıpkı Fransızca’da olduğu gibi maskülen (müzekker-eril)-feminen (müennes-dişil) tefriki olduğunu görürüz. Bu sadece isimlerde değil fiillerin kuruluşunda da kendini gösterir. Bir kelimeyi belirli hâle getirmek için (el takısı)ال”  kullanılır. Harf-i ta’rîf diye de bilinen bu takı İngilizce’deki “the” artikelinin karşılığıdır. İsimlerde tekil (müfred) ve çoğul (cemi’) formu dışında ikil (tesniye) formu da bulunur. En enteresan taraflarından birisi bir kelimeden 13 fiil ve 11 isim türemesidir. Mesela Arapça’da Fe-te-ha “açtı” demektir. Fetih, fâtih ve miftâh (açmaya yarayan âlet, anahtar) gibi kelimeler bundan türer. Gramerin kelime türetmeye uygun olması hâliyle kelime sayısına da sirâyet etmiştir. Nitekim ünlü dil âlimi Halil bin Ahmed, bir harfi meydana getiren kök harflerinin yerlerinin değiştirilerek türetilen kelimeleri ilk kez toplamıştır. Bu sayede üç harfli fiillerden (sülâsî) 3!=6; dört harflilerden (rubâî) 24 ve beş harflilerden (humâsî) 120 kelime türemektedir. Buna kalb/anagram usûlü denir. Mesela sülâsîlerden türeyen (‘akabe, ‘abeka, be‘aka, beka‘a, kabe‘a, ka‘abe) fiilleri buna örnektir ve hepsi de dil içinde kullanılmaktadır.6 Bu yolla Arapça’nın tekrarsız kelime sayısı 12.302.912’dir. Buna en yakın dil olan İngilizce’nin ise kelime sayısı 600.000 civârındadır. Eğer bu iki rakam mukâyese edilirse Arapça’nın diğer dillere olan bâriz üstünlüğü rahatlıkla fark edilecektir.

Arapça’nın kelime bilgisine (morfoloji) sarf; cümle dizimine (sentaks) ise nahv denilir. Klasik Arapça tedrîsâtında sarf için emsile, binâ, maksud, izzî, merâh ve kâfiye; nahv için ise avâmil, izhâr, kâfiye, muğnî ve molla câmi kitâpları okutulurdu. Hatta bunlar hakkında şöyle bir şiir ilim erbâbı arasında söylenegelmiştir:

Emsile evlek evlek

Binâ yağlı börek

Maksûd karış-kuruş

‘İzzî’ de kırıldı kiriş

Yiğitsen Merâh’a giriş

Bu ilimlerin mâhiyeti ve ta’lîmi hakkında bir sonraki yazıda detaylı bilgi verilecektir. Ancak bunlardan emsile, bina ve avâmil kalıplarını aşağıda derc ediyoruz.

Emsile

Binâ

Avâmil

Bu yazıda Arapça’nın edebiyâtına, şiirlerine, lügatlarına, kültürel özelliklerine, İslâmî ve pozitif bilimlerdeki te’sirlerine ve daha başka husûsiyetlerine girizgâh bile yapamasakta deryâdan bir katre misâli mücmel bir malumât vermeye çalıştık. Bununla beraber yazıyı son bir şiirle bitirmek yerinde olacaktır kanaatindeyim.

عَجِبْتُ لِمَنْ طَلَبَ الدُّنْيَا وَالْمَوْتُ يَطْلُبُهُ

عَجِبْتُ لِمَنْ بَانَي الْقُصُورَ وَالْقَبْرُ مَنْزِلُهُ

عَجِبْتُ لِمَنْ ذَنَبَ وَالرَّبُّ شَاهِدُهُ

وَالْمَوْتُ بَابٌ كُلُّ النَّاسِ دَاخِلُهُ

Dünyâyı talep eden kimseye hayret ederim ki ölüm onu arzular,

Saraylar inşâ eden kimseye hayret ederim ki menzili kabirdir,

Günâh işleyen kimseye de hayret ederim ki Râbbi ona şâhiddir,

Ölüm bir kapıdır ki tüm insanlar o kapıdan geçicidir.

İstifâde Edilen Kaynaklar

  • Diyânet İslâm Ansiklopedisi
  • Vikipedi (Arapça)
  • Emsile ve Binâ Tabloları https://arapcadiyari.blogspot.com/
  • Dipnotlarda isimleri geçen akademik ve popüler makaleler.
  1. Oğuzhan Durmuş, “Alıntı Kelimeler Bakımından Türkçe Sözlük”, A.Ü. Türkiyât Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, 26 (2004): 6
  2. Ekrem Buğra Ekinci, “Osmanlılar Okur-Yazar Değil Miydi?”, Türkiye Gazetesi, 24 Nisan 2013.
  3. A.Vahap Yıldız, “Osmanlılar’da Yazı Çeşitleri”, Harran Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 28 (2012), s.2.
  4. Yıldız, a.e, s.4.
  5. Yıldız, a.e, s.7.  
  6. T.R. Topuzoğlu, “Halil b. Ahmed”, DİA, c.15, s.310.
Ahmet Uğur Apaydın

Ahmet Uğur Apaydın

5 comments

  • Tebrikler Sn.Apaydın, yazınız güzel, kaleminiz akıcı. Peki bahsettiğiniz klasik dönemde kullanılan Arabi öğrenme metodları, bugün de en iyisi mi? Yoksa bu işlere az biraz vakit ayırmak isteyenler için tavsiye edebileceğiniz öğrenme metodları mevcut mu?

    Teşekkürler, esenlikler.

    • Bence ilk önce yazıda isimlerini vermiş olduğum kitaplardan Emsile, Bina, Avamil ve İzhar kitaplarını mütalaa edin. Youtube’da bu kitaplara nasıl çalışılacağına dair çok fazla video var. Sonra Mehmet Maksutoğlu’nun “Arapça’yı Öğreten Kitap” isimli gramer kitabına göz atın. Ondan sonra piyasada mevcut olan basit hikaye kitaplarını okumaya başlarsınız. Ancak buradaki en önemli husus belli bir seviyeye gelene kadar sabretmeniz ve dile zaman ayırmanız. Gerisi kendiliğinden geliyor zaten. Ben teşekkür ederim. Kalın sağlıcakla…

  • Efendim ellerinize sağlık. Çok besleyici bir yazı olmuş. Arapça’nın edebiyatına dair de bir makale telif ederseniz sevinirim.
    Yazınızda Sebeice dilinden bahsetmeşsiniz acaba ismi nerden gelmektedir?

    • Cevap için biraz geciktim kusura bakmayın. Arapça’nın edebiyatına, şiirlerine ve hatta lügatlarına dair makale düşünüyorum nasip olursa. Sebeîce, kadim güney Arapça’sı dillerinden olup Himyerîler’in konuştuğu lisan olarak bilinir. Hakkında pek malumat yoktur. Yemen ve Umman yani güney Arabistan mıntıkasında konuşulmuştur. Müsnedi hattı ile yazılırdı. Bugün konuşanı kalmamıştır. İsmini Sebe Devleti’nin kurucusu olan Sebe bin Yeşcüb bin Ya‘rub bin Kahtân’dan alır. https://islamansiklopedisi.org.tr/sebe buradan bilgi edinebilirsiniz.

Bizi Takip Et!