Kelâmbaz

Gerçeğe Varmak

Varlık, gözümüzün gördüğünden öte de olsa varlığı delillerle ispatlanan şeylerle sınırlı mıdır? Bir olgunun varlığı bilim veya din kitaplarında bilgi olarak verilmeden kabul edilemez mi? Belki de gerçek sandığımız şeyler gerçek varlığın önünde sadece birer engeldir. Varlık bir bakışta anlaşılabilecek kadar kolay olsa Fuzûlî ’ye  “Aşk imiş her ne var âlemde/  İlm bir kıyl ü kâl imiş ancak.” dedirten olguya ne diyeceğiz? Maddî dünyanın modern bilimi, bu sırra bir açıklık getirememekle birlikte böyle bir şeyin varlığını kabul dahi etmek istemez. Oysa böyle bir sırrın varlığını fark etmek bile gerçek yaşamın doyumsuz özgürlüğünü tatmak için bir ilk adım mahiyetindedir.

Gerçek yaşam aslında maddî dünya değil, maddî dünya ancak gerçek yaşamın insan görüşüyle yorumlanmasıdır. Bir insana veya duruma, olaya karşı ön yargılarımızın olması tamamen maddî dünyanın bizi sığlaştırmasına, yüzeyselleştirmesine bağlıdır. Hâlbuki bir konu hakkında ne kadar çok şey bilsek de bilmediklerimiz bildiklerimizin en az iki katı kadardır. Bunu kabul eden kişi; bir varlığı, oluşu yargılamak yerine sükûnetle izler. Bir yönden incelemez, yargılamaz. Varlığa bütün yönlerini göreceği şekliyle yukarıdan bakar. Böylece; bir görüşe, bir tarafa mensup olmadan bakar. Bir su şişesi canlandırın gözünüzde. Masanın üzerinde dik duran bu su şişesine hangi yönden bakarsanız bakın, bir tarafına gölge düşecektir. Yani her durumda bir taraf karanlık kalacaktır. Ama yukarıdan bakınca şişenin dört tarafını da eşit şekilde göreceğiniz için her hangi bir tarafla ilgili bir soru işareti kalmayacaktır. İşte varlıkla ilgili bakış açımızın da böyle olması gerekir ki varlığın gerçek anlamı ve amacını, özünü, sırrını keşfedebilelim.

Varlığın özü, yani cevheri bir defa hissedilirse yerini anlamsız gölgelerin ve uçsuz boşlukların almasına asla izin vermez. Çünkü insan bir kez gerçek yaşamın özgürlüğünü tattıysa ondan vazgeçmez. “Yaşamak” dururken “yaşıyor olmak” ölümden farksız gelir. Bu anlamda duyguları tutarlıdır ve maddî dünya onlar için yürünülen bir yoldan başka bir şey değildir. İşte Fuzûlî ’ye bütün varlığa “aşk” ismini verdiren de bu özgürlüğün getirdiği olağanüstü görüştür. Tarafsız ve maddî olmayan; tinsel bakış açısıdır.

Davranışçı kuramın “yalnızca gördüğüne inanmak” düşüncesi içinde hiçbir derdi olmayan insanlar, rahatlarını kaçıracak en ufak bir durumla karşı karşıya kaldıklarında kafalarını toprağa gömerler. Çünkü kendi dışlarına çıkınca rahatsız olacaklarını, arzu ve isteklerinden taviz vereceklerini bilirler. Bu her ne kadar dışarıdan çok çetrefilli bir yol gibi görünse de tinsel bakış açısının insanı özgürleştiren gücü sorumluluğunun farkında olmanın verdiği doyumsuz bir huzur ve hafiflik verir. Dış dünyada insanlar mutluyken iç dünyasında bu insanlar özgürdür. George Orwell; “İnsanlar özgürlük ile mutluluk arasında seçim yapmak zorundaydı ve büyük çoğunluk mutluluğu seçiyordu” der. Oysa özgürlüğün ne olduğunu bilselerdi bütün maddî mutlulukları ayakları altına alırlardı. Bunun olabilmesi için insanın kendinden sıyrılabilmesi, bütün varlık ve oluşlara yukarıdan yani tinsel bakış açısıyla bakması gerekir. Rudolf Steiner Teozofi adlı eserinde, “dünya insanın içinde de kendi gizlerinden sıyrılabilir ancak insan, asıl, tiniyle kendi dışına çıkıp varlıkların seslerini kendisi için değil onlar için önemli olanı duyar” der. Tinsel görüş ilk önce bütün renklerimizi, taraflarımızı, dillerimizi bir kenara bırakıp varlığın kendisi için önemli olanı duymamızı gerektirir. Çünkü gerçek tarafsızdır ve yaşamın anlamlı olması için her varlık ve olgu karşısında tinsel bakışla durmamız ve onlara gerçek duygularla dokunmamız gerekir.  Aksi hâlde mutlu mesut yaşayıp hiçbir şeye dokunmadan ölüp gideceğiz. Geriye hiçbir şey bırakmadan ve aslında zaten hiç yaşamış olmadan… Necip Fazıl’ın büyük “Çile”sinin sonlarında “Ver cüceye,  onun olsun şairlik, / Şimdi gözüm, büyük sanatkârlıkta!” demesi en katı kalpleri bile ısıtabilecek şiirin dahi anlık ve ölümlü olan her şeyden geçerek özgürlüğün tadına varmış olmanın karşısında etkisiz kaldığını gösterir. O artık, maddî olan bütün yüklerden sıyrılmıştır ve “Diz çök ey zorlu nefs, önümde diz çök!” diyebilecek kadar özgürdür, hafiflemiştir.

Bütün bu bahsettiklerimin olabilmesi için yalnızca bir kıvılcım yeterlidir. Yeter ki kafamızı toprağın altına gömmeyelim. Fuzûlî bütün varlığın anlamı ve amacına “aşk”  demiş. İlim ise bir dedikodudan ibaret onun için. Bunu Yunus Emre de “Ete kemiğe büründüm/ Yunus diye göründüm” şeklinde ifade eder.  Binlerce yıldır peşinde koşulan bütün bilimi iki cümleyle izah ederek maddî olanın ne denli değersiz olduğunu gösterir. Bu kıvılcımı yakmak, yani tinsel bakış açısına sahip olabilmek gerçek yaşamı keşfetmek demektir. Bunun olabilmesi için ister Fuzûlî  ve Yunus Emre’den faydalanmaya çalışın isterseniz de benim yaptığım gibi bir hocanızdan, iyi şairlerden ve bir kitaptan faydalanın. Yani size gerçek özgürlükten bahseden ne varsa işte ondan! Yeter ki hiç yaşamadan ölmeyin!

Yorum Yaz