Kelâmbaz

Die Welle Filminin Düşündürdükleri

Rainer Wenger:
Geçen hafta sınıfta sorulan soruyu hatırlıyor musunuz? 

Ülkemizde diktatörlük olabilir mi?  Faşizm işte böyle bir şeydi.  Hepimiz kendimizi en iyi zannederiz.  Diğerlerinden daha iyi.  Ve daha da kötüsü bizimle aynı fikirde olmayanları toplumumuzdan dışlarız.  Onları incitiriz.  Ve daha neler yapabileceğimizi bilmek istemiyorum.  Hepinizden özür dilemek gerek.  Çok ileri gittik.  Olay burada bitmiştir. “Die Welle filminden”

İnsan ve cemiyet (toplum) davranışına dair deneyleri ihtiva eden kitaplar ilgi çekicidir. Bu kitapları okurken cemiyet ve insan davranışları hakkında çarpıcı gerçeklerle yüzleşiriz . Yapılan deneylerde, aklıyla sürekli övünen insanoğlunun birtakım toplu hareketlere giriştiğinde, umumiyetle akıl dışı, mantıksız ve tahmin edilemez hareketlere savrulduğunu görürüz. Bu tarz deneylerin işlendiği güzel filmler de var. Die Welle de bu türde çevrilmiş güzel yapımlardan birisi.

Die Welle (Dalga) filmi, Morton Rhue’ un aynı ismi taşıyan kitabından sinemaya uyarlanmış. Kitap, California’da bir lisede gerçekleştirilen gerçek bir tecrübeyi (deneyi) anlatıyor. Filmde ise hikaye Almanya’da bir okulda geçiyor.

Die Welle’nin Konusu (Spoiler İçerir)

Okulun kapanmasına yakın proje haftası çerçevesinde çeşitli dersler işlenmektedir. Okul idaresi anarşist görüşlü olan Bay Wenger’i otokrasi dersini vermekle vazifelendirir. Ders esnasında söz Hitler’e geldiğinde bir öğrenci o günlerin artık yaşanmayacağını çünkü insanların artık şuurlandığını söyler. Die Welle ‘nin hikayesi de tam burada başlar. Öğretmen Wenger çocuklara oyunlu ama öğretici bir ders vermek istemektedir.  Öğrencilerinden kendisini liderleri olarak kabul etmelerini ve kendisine Mr. Wegner diye hitap etmelerini ister. ‘Disiplin aracılığıyla güç’ mottosunu seçer; dalga şeklinde bir logo çizer; herkese beyaz bir tişört giydirir ve gizli bir işaretle irtibat kuran bu gruba ‘The Wave’ “Dalga” adını verir. Her şey masumane başlamıştır, öğrenciler de başta deneyi fazla ciddiye almazlar. Fakat kısa zamanda “Dalga” okul içerisinde hızlı bir şekilde yayılır. Gruplarından güç alan Dalga mensupları kendilerinden olmayanları dışlamaya başlarlar. Sıradan öğrenciler kısa süre sonra kendilerini  şiddetin, terörün içinde bulurlar. Artık olayların kontrolden çıktığını gören Öğretmen Wenger deneyi sonlandırmak ister. Fakat olaylar burada da bitmez.  Wenger’in Dalga’yı (aslında deneyi) sonlandırmasını kabullenemeyen öğrencisi Tim silah çekip bunu engellemeye çalışır ve bu esnada kendisini ciddiye almayan arkadaşını vurur. Sonra Wenger’i de tehdit eder, Wegner kendisini sakinleştirmeye çalışırken Tim silahını ağzına sokar ve intihar eder. Tim’in son sözleri çarpıcıdır:

-Dalga benim hayatımdı.

Deneyin Düşündürdükleri

Mevzumuz film takdimi ya da film özeti değil. Die Welle ‘den neler öğrenebiliriz? Bir lisede sıradan öğrencilerle başlayan bir deney, nasıl böylesine hızlı büyüyüp de anlatılan vahim sona varabilir? Şüphesiz sorulacak daha çok soru ve derin dersler içeren, bir o kadar da cevap var.

Öncelikle gruptaki fertleri tetkik edelim. Kitle hareketlerini tahlil eden Kesin İnançlılar kitabının yazarı Eric Hoffer, tarihte isyancı kitle hareketlerinde umumiyetle şu tiplerin daha sık görüldüğünü söyler; fakirler, cemiyetten dışlananlar, başıboşlar, azınlıklar, gençler…  Dalga deneyindeki fertler de henüz lise çağındaki öğrencilerdir.  Genç olmaları hasebiyle  kimlik duyguları tam gelişmemiştir, bu da aidiyet ihtiyacını ve güçlü bir otorite altına girme isteğini körüklemiştir. Bir gruba dahil olunca kendilerini çok daha güçlü ve rahat hissetmişlerdir. Hoffer da bahsi geçen kitabında, filmde resmedilen genç grubu tarif edercesine, delikanlılıktan yetişkinliğe geçmekte olan gençlerde taklitçilik, bir lideri takip etmek,  inanmak, bir grubun üyesi olmak ve kutsal nihai bir maksat uğruna kendi kişiliklerini bir kenara bırakmak gibi temayüllerin son derece belirgin olduğunu ifade ediyor. Nitekim liderler bunu iyi bildikleri için hep gençlere hitap ederler ve tarihte büyük kitle hareketlerinin çıkış noktasında gençlerin olduğunu görürüz.

Hayattan yansımalar:

Ülkemizde özellikle Anadolu’daki muhafazakar kesimin, çocuklarını genellikle korku ve kaygı kültürüyle yetiştirdiğini biliyoruz [bu hususta Doğan Cüceloğlu’nun Geliştiren Anne Baba kitabına müracaat edilebilir]. Onu yapma, bunu etme diyerek korkutulmuş çocuklar ileride çekingen, korkak bir karaktere bürününce terbiyeli, ahlaklı olarak görülüyor. Bu çocukların şahsiyetleri de silikleştirildiği için yaşları ilerlese bile kendi kararlarını alabilecek olgunluğa erişemiyorlar. Bu da kendilerini daha büyük bir cemiyetin altına girme ihtiyacını hissettiriyor. Fetö, komünist örgütler vb. birçok kötü niyetli grup bu açığı kullanıyorlar. Başka şehirlere okumaya giden lise ve üniversite öğrencilerinin kolayca böyle örgütlerin ağına düştüğünü biliyoruz. 

Analizimize sosyoloji biliminin enteresan tespitlerinden biri ile devam edelim: bir topluluk, onu oluşturan insanların karakterlerinden çok daha farklı özellikler gösterir. Nitekim deney grubuna dahil olan gençler bambaşka bir karaktere bürünmüşlerdir.  Sınıfın silik, korkak çocuğu bile çok cesur bir karaktere dönüşmüştür. Bir noktadan sonra kitlenin karakteri şahısların karakterine galip gelmiş ve artık şahısların ahlaki değerleri silinip yerine kitlenin ahlaki değerleri yerleşmiştir.

Hayattan yansımalar:

Terör örgütlerinin eylemlerde kullandıkları insanların hikayelerini okuduğumuzda sıradan insanlar olduğunu görüp şaşırırız. Bilmediğimiz şudur: insanlar tek başlarına gayet silik bir karakterken bir grubun içerisine dahil olduklarında çok farklı uçlarda davranışlar sergileyebilirler. Çünkü grubun içerisinde yer almak aşırı güç vehmine kapılmalarına neden olur, bu da onların korkusuz, uç noktalardaki hareketlerini açıklamaktadır. Bu sebeple kendi başına gayet iyi niyetli olan birinin kötü bir grubun içerisinde canavarlaşabileceğini gözardı etmemek gerekir.

Filme dönersek, Dalga üyeleri başlangıçta liderin talimatıyla grubu genişletirler. Üyelere birer kimlik kartı verilir, kendi aralarında selamlaşırlar. Zamanla okulda kendilerinden olmayanlarla irtibatı keserler. Kendi aralarındaki dayanışma ve bağ arttığı ölçüde “diğer”leriyle yabancılaşma  artmıştır. Dalga üyesi olmak bir ayrıcalık ve üstünlüktür artık. Kendilerinden olmayan herşeye menfi bir peşin hükümlülükle yaklaşmaktadırlar.

Hayattan yansımalar:

Bu tarz grupların içerisindekiler “üstünlük” için her zaman kendilerine bir sebep bulmakta mahirdirler. Ya mehdiye tek tabi olan onlardır, ya dünyayı kurtaracak olan veyahut seçilmiş üstün ırk. Kendilerinden başka herkesi aşağılamakta beis görmezler. Üstünlük psikolojisi başlarda diğerlerini aşağılamayla başlar daha sonra bu aleni düşmanlığa dönüşür. Bu fikriyat faşistler için bir ahlaki problem teşkil etmez. Lakin insanları kurtarma iddiasındaki çeşitli dini grupların da bu karakteri taşıması büyük bir tezattır. Bu kadar aşağılama ve önyargı ile nasıl insanlarla irtibat kurup onlara faydalı olacakları meçhul…

Die Welle ‘de dalga mensupları daha dün çok iyi münasebete sahip oldukları arkadaşlarını grupta olmadığı için hain ilan edip ona karşı şiddet uygulamaktan çekinmemişlerdir. Grup içerisindeki bağların sağlamlığı biraz da bu “hain”lerle mücadele sayesinde artmıştır.

Hayattan yansımalar:

Yıllarca beraber olduğumuz insanların bir gruba, partiye vs. bağlandığında adeta mankurtlaşarak ona yakıştıramadığımız, aklımıza hayalimize gelmeyecek çok şeyi yapabileceğine şahit olmuşuzdur. Onu desteklemediğiniz için sizinle sözlü tartışmaya girerler. Fanatikliğin boyutu ilerledikçe yapabilecekleri de sınır tanımaz. Nitekim 15 Temmuz’da dünün Anadolu evlatlarının örgütlerinin çıkarı uğruna nasıl da gözünü kırpmadan kendi halkına kurşun sıktığını hepimiz gördük. 

Wenger’in takipçileri gruplarının doğruluğunu ve ahlakiliğini tartışılmaz bir şekilde kabul etmişlerdir. Önceleri karşı çıktıkları şeyler dahi grup tarafından yapılınca legal bir hale gelmiştir. Gruplarına herhangi bir kötülüğü, eksikliği yakıştıramamışlardır.

Hayattan yansımalar:

Hangi partiliye sorsanız benzer cevapları alırsınız; onun partisi ve mensupları dürüsttür; yanlış yapan hep diğer partiler ve mensuplarıdır. Partilerinin yaptıklarını aklamak için türlü senaryolar üretirler. İçinde bulundukları grubun hatalarını görmek istemezler. Bunu kendi içlerinde tutarsızlık olarak görürler. Kişinin kendi kitlesine karşı aşırı bir optimistlik geliştirdiğini görürüz.

Die Welle’de ilk başlarda kararlar neredeyse demokratik bir şekilde alınmıştır. Liderin söylediklerine bile itiraz edilmekte, farklı fikirler öne sürülmektedir. Halbuki ilerleyen zamanlarda istişare mekanizması ortadan kalkmış, liderin ya da lider olmadığı zaman kendini lider yerine koyan zorbanın sözlerine itibar edilmiştir. Bu kararlardaki yanlışı gören grup üyeleri kendi fikirlerini ifade etmekten çekinmeye başlamışlardır. Nihayetinde grup artık alınan kararları sorgulamaksızın uygular hale gelmiştir.

Hayattan yansımalar:

Cemiyetler çeşitli kararlar alır, bu kararlar veya yapılan işler yanlış olabilir. Akıllı, zeki olarak tanıdığımız kimselerin bile artık yanlış olduğu bariz olan bu meselelerin yanlışlığını kabul etmek bir yana ateşli şekilde savunduğunu gördüğümüzde şaşırırız. Dahası en akıllı kimselerin dahi bir grubun büyüsü içerisinde gerçeklikten ne kadar uzaklaştığını özellikle sosyal medyada çokça görüyoruz. Nitekim Gustave Le Bon bu durumu şöyle özetliyor; “Kitleler hiçbir zaman gerçeğe susamamıştır. Hoşlarına gitmeyen mantıksızlıklar karşısında, gerçek dışı eğer kendilerini çekerse, bunu ilahlaştırarak buna yönelmeyi daha üstün tutarlar. Onları hayallere çekmesini bilenler onlara hakim olurlar.” “Aklî muhakeme yeteneğinden yoksun bulunan kitleler, fazlaca bir saflık gösterir ve her şeye kolay inanırlar. Onlar için imkansız hiç bir şey yoktur. En acaip ve akıl almaz hikâyerin, masalların kolaylıkla uydurulup yayıldıklarını anlamak için bu durumu hatırlamak yeterlidir.”

Netice

Die Welle iyi bir filmde olması gerektiği gibi perdede son bulsa da zihninizde oynamaya devam ediyor. Çevrenizde gördüğünüz kötü misalleri sorgulamaya başlıyorsunuz. Liderin kitleler üzerindeki tahakküm gücü insanı korkutuyor. Daha da korkutucu olan ise Gustave Le Bon’un liderlerin karakterine dair söyledikleri; “Liderler, özellikle nevrotik olanlar, yaradılış olarak heyecanlı olanlar, deliliğin sınırında yaşayanlar arasından çıkarlar.”

Nasıl ki tarihte büyük suç örgütleri, çeteler, korsanlar toplu olarak cemiyet halinde bulunuyorsa yine aynı şekilde iyi bir maksada hizmet eden insanlar da cemiyet halinde bulunmaktadır. Yeniçeri ocağı, Lonca teşkilatı gibi pekçok cemiyet de insanların iyiliği için hizmet vermişlerdir ve günümüzde de böyle pekçok cemiyet bulunmaktadır. Bu sebeple Fetö gibi kötü emelleri olan grupları görerek bütün cemiyetler böyledir şeklinde tümevarım yapmak da çok büyük bir hatadır.


Bünyamin Ekmen’in konuyla alakalı diğer yazısı için: Sosyal Şizofreni ve Marjinallik

Bünyamin Ekmen

Bünyamin Ekmen

Makina mühendisi, müteşebbis. Altın Çınar Gençlik Derneği başkanı.

Okumayı ve paylaşmayı sever. Burada olmaktan dolayı çok mutlu.

Yorum Yaz

Bizi Takip Et!