Kelâmbaz

Cihan Devleti’nin şifresi: Liyakat ve Adalet

Modern zamanımızda demokrasi ve eşitlik kandırmacasından kendimizi kurtardığımızda, tarihte kaldığı vehmine düştüğümüz, oligarşik sömürü nizâmının cemiyetimizde el’an (günümüzde) câri olduğunu görebiliriz. Demokrasinin âdeta ısmarlama bir şekilde kabul edildiği ikinci harp sonrasına kadar, hemen tüm dünya devletlerinde monarşik-oligarşik idâreler yürürlükte idi. Bu devletlerin kiminde burjuva kiminde aristokrat gruplar cemiyetin emeğini sömürerek, adâletsiz bir gelir dağılımına yol açıyordu. Peki 6 asır varlığını muhâfaza etmiş, 15 ve 16.ncı yüzyıllarda ise cihanın en muktedir devleti olmayı başarmış Osmanlı devletinde vaziyet nasıldı? Osmanlı’da demokrasi var mıydı? Fakir halk, soylu idâreciler tarafından sömürülmekte miydi? Osmanlı Devleti söylendiği gibi ortaçağda mı kalmıştı?

 

Adalet Mülkün (Devletin) Temelidir

 

Evvela klasik devir Osmanlı cemiyetini konuşacağımıza göre onu oluşturan unsurları ele alalım. Osmanlı Devletini oluşturan halkların idâme-i hayat için başlıca faaliyeti ticâret, mâmül mallar endüstrisi ve en çok da tarımdı. Yavuz Sultan Selim’in Suriye ve Mısır’ı fethine kadar ise reâyâ diyeceğimiz çiftçinin yarıdan fazlasını gayrimüslim unsurlar teşkil ediyordu. Müslim-gayrimüslim halkın huzur ve refah içinde yaşamalarını sağlamak hükumetin en birinci vazifesi idi.  Zira devletin, mevcudiyetini ve hukuku koruyabilmesi için içte ve dışta güçlü bir ordu bulundurması, bu orduyu besleyebilmesi için sağlam bir maliyeye sahip olması gerekiyordu. Bu da ancak âdil bir vergilendirme ile mümkündü. Aksi takdirde, köylüye-ahaliye yapılacak zulmün, devletin yıkılmasına yol açması kaçınılamaz bir keyfiyetti. Kanuni Sultan Süleyman bir gün meclisinde hâzır bulunanlara bu memleketin hakîkî efendisi kimdir diye sual ettikde, hâzirûndan gelen “Elbette zât-ı hazret-i Padişâhîleridir.” cevâbını kabul etmez ve şu cevabı verir “Hakîkî efendi reâyâdır (halktır), zira reâyâdan tahammülünden ziyâde vergi almak bir han binâsının sathında (yüzeyinde) kullanmak için temelinden toprak almaya benzer. Şüphesiz temelden alınan toprak binanın yıkılmasını icab eder. Rivayet edilir ki, Belgrad seferinden dönerken bir köylü yolda padişahı bekleyip, askerin ekinlerini çiğnediklerinden yakınır. Kanunî Sultan Süleyman, “E ne yaparsın yani?” diye latife edecek olunca, köylü; “Kanuna şikâyet ederim!” deyince, padişah bu cevaba sevinir. İslam devletlerini Hristiyan Roma ve Avrupa’ya karşı çağlar boyunca ayakta tutan bu adalet geleneği Hz. Ömer’in “Adalet mülkün (devletin) temelidir.” sözüyle mahkemelerde cisimleşiyordu. 

 

İmparatorluk Kabînesi ve en büyük mahkemesi olan Divan-ı Hümayûn’da elçi kabûlü, yukarıda kafesin arkasından meclisi takip eden padişah

 

Osmanlı Cemiyetinde İdareciler: Mülki ve Adli Amirler

 

Cemiyeti oluşturan esas unsur olan reaya yani toprak köylüleri dışında, şehirde loncalar altında teşkilatlanan esnaf ve ticaret erbabı bulunuyordu. Devlet, askeri-mülki ve adli idareciler ile nizamı tesis ediyordu. Osmanlı idârî yapısı ise, beylerbeyilerin idaresinde vilâyetlerden (bugün eyalet), bunlar ise sancakbeyilerin idaresindeki sancaklardan (bugün vilayet), bu ikinciler ise başında kadının bulunduğu kazalardan (ilçe) oluşuyordu. Kadılar en küçük birim olan kazanın mülki-adlî amîri olmakla birlikte, sancaklardaki adlî takîbatı da yürütürdü, bununla birlikte sancakbeylerine karşı sorumlu değildi. Aksine sancakbeyi kâdının ihtiyaç duyduğu asayiş hizmetini sağlamakla yükümlü idi. Bunun için sancakbeyi, her kadının emrine bir subaşı tayin ederdi. Kadılar, vakıf olarak kendi kaynaklarına sahip medreselerde ders verme imkanına sahip olduklarından; baskı ve şantaja uğrasalar bile vazifelerini bırakmaz, son kertede adaletsiz hükmetmekten ise istifa edip medreselerde ders verirdi.

 

Neredeyse her köyün arazisiyle teşkil ettiği timar birimlerinde ise savaşa hazırlanan atlı bir Osmanlı askeri olan sipahi yaşıyordu. Köylü, kanunnamelerle tespit edilmiş olan verginin bir kısmını sipahiye bir kısmını ise merkezden gelen vergi tahsildarlarına verirdi. Sipahi bir yandan kendisi ziraatle uğraşır bir yandan ise harp zamanı için cebeli asker yetiştirirdi. Varlığı köylünün üretimine bağlı olduğu için sipahi, köylünün adaletsiz ve haksız bir muameleye uğramasına karşı bir güvence olarak pozisyon alırdı. Kâdılar ise gerek kendisi köyleri gezer, gerekse vazifeye layık gördüğü naiblerini(vekil) köylere gönderir; köylüden kanunlara aykırı miktarda fazla vergi alınmaması için sipahi ve sancakbeylerinin vergi tahsildarlarını denetlerdi. Köylünün şikayeti derhal yerinde tespit edilir, kâdı halkın vekîli olarak vaziyeti İstanbul’da Topkapı Sarayı’nda bulunan Divân-ı Hümâyûn’a yazardı. Bu haliyle adaletin temsilcisi kâdı, askeri-mülki ümera olan sancakbeyinden bağımsız bir mekanizma ile İstanbul’un ve halkın taşradaki müdafii oluyordu.

 

16 yüzyıl Osmanlı Timarlı Sipahisi

 

Kadı ve sancakbeyi-beylerbeyilerin(ümera) imparatorluğun taşradaki -bir manada neredeyse tamamında- hakim idarecileri olduğu anlaşıldıktan sonra, bu iki grubun ellerindeki prestijli pozisyonlara nasıl ulaştığı konusu merak uyandırıyor. Osmanlı Devleti’nde, Kuran-ı Kerim’in işaret ettiği üzere gayrimüslimler müslümanlara hakim olamaz ve asker dahi olamazlardı. Askerlik bedeli olarak verdikleri cizyeyi merkezi hükûmet gönderdiği sipahiler ve mübaşirlerle toplardı. Gayrimüslimler kendilerine açık bırakılmış zirâat, san’at ve ticâret sahalarında faâliyet gösterirlerdi.

 

 Medreseliler: Osmanlı Entelektüelleri

 

Müslüman ahâliden kazâlarda sıbyan mektebini bitirenlerin bir kısmı orta seviyedeki medreselere devam eder. Bu medreseleri muvaffakiyetle tamamlayanlar ise Edirne, İstanbul ve Bursa’daki medreselere devam ederdi. İşte bu 3 büyük şehirdeki medreseleri bitirenlerden de bir kısmı, Fatih’in kurduğu Sahn-ı Seman ve Süleymâniye isimli yüksek ilimler akademisinde tahsile hak kazanırlardı. Bu medreseliler artık akademik silsilede yükselip, muîd, muallim(doçent) ve müderris (profesör) olarak medrese hocalığa kadar terfi edebilir, mevleviyet ismi verilen büyük kadılıklara ve nihayet Şeyhülislamlığa kadar yükselebilirlerdi. Geri kalanlar ise imaret-medrese-kütüphane üçgeninde gençliğini ilim ve irfan ile geçirmiş bir entelektüel zümre olarak taşra kâdılarının yanına danişmend(stajyer) olarak tayin olur, nihayet bilâhare boşalan kâdılıklara tayin olurlardı. Böylelikle kâdılar hem halkın içinden gelip, hem hükûmet merkezinin de havasını kokladığı için çok yönlü olurlardı. Aynı zamanda kazandıkları estetik değerler, hüsn-ü hitâbetleri, hoş sohbet ve nüktedanlıkları, şer-i şerîfin(kânun ve dînin) savunucusu haline gelmeleriyle cemiyetin bel kemiğini oluştururlardı.

 

 

Sultanın Sarayında Staj : Enderun Mektebi

Askerî-mülkî teşkilatlanma ise başlı başına bir organizasyon olarak şekillenmekteydi. Osmanlılar, Orta Asya Türklüğü’ndeki “devletin hanedânın ortak malı” tatbikâtının nice güçlü Türk devletlerinin ansızın bölünerek, yıkılmasına sebep olduğunu görmüşlerdi. Bu sebeple hiçbiri, ne Cem Sultan ile savaşan Sultan II. Bayezid, ne de ağabeyi Korkut ile mücâdele eden Yavuz Sultan Selim, buna yanaşmadı. Fatih Sultan Mehmed, taşrada hizmet gören Osmanlı hanedânından şehzade ve sultanzadelere kat’i surette sancakbeyinden yukarı rütbe verilmemesini kanun haline getirmişti. Üstelik Fatih Sultan Mehmed, Anadolu’da Osmanlı idaresinin zayıflaması ile eski beyliklerini ihyâ etme hülyâlarına dalabilecek Türk beylerini Bosna, Arnavutluk, Mora gibi memleketlere idâreci tâyin etmekten geri durmadı. Bunların yerine ise Osmanlı Sarayı’nda yetiştirilen, aristokratik özellikler taşımayan Enderûnlular gelecekti,  merkezî otorite imparatorluğun en uzak noktalarına kadar ulaşmaktaydı. 

 

16.ncı asırda bir Hristiyan köyünde devşirme sahnesi, kırmızı ile tasvir edilen henüz devşirilen acemî oğlanlar

Ekseri 8-16 yaşları arasında iken savaş esiri olarak veya ailelerin rızası ile Balkanlardaki gayrimüslim ahâliden alınan zeki çocuklar öncelikle Gelibolu, Bursa, Edirne gibi kentlerde, husûsi olarak tespit edilen Türk ailelerin yanına verilir. Burada müslüman olup, 4-5 yıl Türk-İslam terbiyesi ile yaşardı. Henüz cemiyete yabancı olduğundan “acemî” denilen bu oğlanlar, Galata Sarayı , İbrahim Paşa Sarayı ve Edirne Sarayı’na alınırdı. Bu saraylar Topkapı Sarayı’ndaki Enderûn Akademisi’ne talebe yetiştiren hazırlık mektepleri mahiyetinde idi. Nihayet Enderûna kabul edilenler kendilerini sırasıyla Büyük Oda, Küçük Oda, Seferli, Kilerli, Hazineli ve nihayet Hasoda olmak üzere 6 sınıftan müteşekkil bir akademide bulurdu. Burada Kuran-ı Kerim, fıkıh, hadis, cebir, geometri, tabiat bilimleri dışında, her talebe kâbiliyetine göre edebiyat, sanat veya el işçiliğine yönelik bir hobi ile ilgilenirdi. Öğleye kadar ders gören talebe, öğleden sonra cirit, tomak, gülle atma, ağırlık kaldırma, at binme gibi muharebeye hazırlayıcı oyunlar oynardı. IV. Murad gibi sportif padişahlar bizzat oyunlarda yer alırdı. Enderûn mektebi padişahın bütün gününü geçirdiği avluda yer aldığı için, enderûnlular sarayda bulunduğu süre boyunca padişahın yanında staj yapar, vakit namazlarını onunla birlikte kılar, onu her anında gözetlerdi. En yüksek sınıf olan hasodalılar ise 40 kişi olup, ikişerli olarak husûsi haller istisnâ olmak kaydıyla; elçi kabullerinde, sadrâzam,vezir, yeniçeri ağası ve şeyhülislam ile yapılan görüşmelerde, uyurken, yemek yerken, dinlenirken padişahın yanıbaşında bulunurlardı.

 

Enderûn Talebesinin spor müsabakaları yaptığı Topkapı Sarayı Dördüncü Avlusu

 

Enderûn sürekli devir dâim halinde olan bir müessese olduğundan mezunlar, çırak edilip; haremde dengi bir kültürlü-irfan sâhibi cariye ile evlendirilirdi. Böylelikle bir köle – en iyi ihtimalle bir balkan köylüsü – olarak girdikleri saraydan rafine zevk sahibi ve Türk-İslam kültürü ile yetişmiş olarak çıkarlardı. Çırak edildikleri esnada bulundukları sınıf ve rütbeye göre timarlı sipâhi, subaşı, sancakbeyi veya beylerbeyi olan bu enderûnlular, -ki artık ümera olmuşlardır- cemiyet içinde referans bir centilmen halini alırdı.

 

16.ncı asra Türk asrı adını verecek, Avrupalı müelliflerin hayranlıkla anlattıkları, hatta bugün Amerika Birleşik Devletleri’nin model alıp tatbik ettiği Osmanlı cemiyetinin liyâkat ve adâlete dayalı idâresini incelemeye gayret ettik. Nasipse önümüzdeki yazıda da bu mükemmel fakat hassas dengeler üzerine kurulmuş nizâmın bozulmasını ve bunu müteâkip Osmanlı Devleti’nin geçirdiği sarsıntı ve buhranları ele alalım…

 

Kaynaklar ve Ek Okuma

Şevket Pamuk, Osmanlı-Türkiye İktisadî Tarihi 1500-1914

Ekrem Buğra Ekinci, Osmanlı Hukuku

İsmail Cem, Türkiye’de Geri Kalmışlığın Tarihi

 

 

 

Yorum Yaz