Kelâmbaz

Bizans cephesinden Malazgirt Muharebesi

Türklerin Anadolu’ya gelip yerleşmesi nasıl olmuştur? 1071 yılında Selçuk Sultanı Alparslan’ın Anadolu’nun kapısını Türklere açmasıyla diye öğreniriz. Birkaç sene evvel Kültür Bakanlığı, ilk mektep sıralarında gencecik dimağları kurcalayan bu kapıyı Muş’un Malazgirt kazasında tüm haşmetiyle ayağa kaldırıp gönülleri hoş etti. Peki, Selçukluların karşısında bulduğu Bizans’ın hali ahvali nasıldı? Gerçekten de iddia edildiği gibi yenilmez bir Bizans mı vardı yoksa hemen her fırsatta söylendiği gibi kahpe bir Bizans mı? Bu abartı ve ithamların elbette gerçeklik payı var, fakat hakikat her zaman olduğu gibi gri bir sis perdesinin arkasında. Bugün bu perdeyi aralayıp Malazgirt Kapıları’nın ardındaki Bizans’a bir göz atacağız.

 

 

Anatolia yani güneşin doğduğu yer… Mora’da yaşayan Helenler Asya’nın en ucuna işte bu ismi vermişlerdi. Onların kültür mirasçısı Roma ve Bizans devrinde ise Anadolu, Küçük Asya ve Ön Asya Eyaletleri olarak anılageldi. Milliyetçi şairimizin ifade ettiği gibi, Uzak Asya’dan gelip bir kısrak başı gibi Akdeniz’e sokulmuş en ön nokta.

Roma İmparatorluğu 396 senesinde kati olarak ikiye ayrıldıktan sonra Doğu Roma’nın payına Anadolu, Balkanlar, Mısır, Suriye ve Filistin düşmüştü. Biz artık galat-ı meşhur haline geldiği için Doğu Roma yerine Bizans diyeceğiz. Evet Bizans, 3 asır hudutlarını Hun ve Pers tehditlerine karşı korusa da, İslamiyet’in yeni bir form ve ruhla örgütlediği Arapların iki dalga halinde Mısır, Suriye ve Filistin’i ele geçirmesine engel olamadı. Fakat tıpkı takipçisi Osmanlılar gibi Bizans devlet geleneği de krizden çıkacak çözümü üretmeyi bir şekilde başardı.

Mesleme’nin ordusuna karşı İstanbul’u başarıyla müdafaa eden İkonoklast III Leon, imparatorluğun tüm idari birimlerini tema sisteminde örgütledi. Bu yeni nizamda her mahalli ve şehri korumak üzere gönderilen askerlere toprak verilip, bunlar aynı zamanda yaşadıkları şehirde ziraatle uğraşan çiftçiler haline geldi. Böylece tanımadıkları ve bilmedikleri insanları ve imparatoru savunan askerler gidip kendi vatanını savunan çiftçi askerler ortaya çıktı. Tema sistemi, Orta Bizans devri dediğimiz 8-13. yüzyıllarda imparatorluğu tekrar eski gücüne kavuşturan unsurlardan biri oldu.

 

10.ncu yüzyılın ortalarında Anadolu’da Bizans idari birimi Temalar

 

 

Toroslar boyunca uzanan Antakya Malatya Erzurum hattı sağlam bir şekilde tahkim edildi. Fakat mahallî nüfuz kazanan ön asyanın askeri şefleri – ki Bizanslılar onlara Arhont yada Akritei diyordu- 10.ncu yüzyılda artık imparatorları tahtından edebilecek kadar güçlenmişlerdi. Akritei yunanca akral yani uç kelimesinden türemiştir, tıpkı marki yada uç beyi gibi düşünebiliriz. Akriteiler ekserisi sapkın inançlarından vazgeçmiş Ermeni-Bizans soylularıydı. Bunlardan destan haline gelmiş, sınır boyunda devriye gezip Rum halkı koruyan, korkulu ejderhayı öldüren bir kahraman olan Digenes Akritas’ın kahramanlıkları bize Battal Gazi’yi anımsatıyor. Ermeni orijinli Digenes Akritas Yunan destanlarına konu olurken, Türk öncesi dönem İslamî bir figür olan Battal Gazi’nin de Türk destanı olması ilginç.

 

Yunanistan’da basılmış bir Digenes Akrites pulu

 

Bir süre sonra Akritaslar diğer deyişle arhontlar – aralarında Komnenoslar, Botaneiatesler, Phocaslar, Angeloslar, Dukaslar olan onlarca aile – tıpkı 18.nci yüzyıl Osmanlı coğrafyasında gücü ele geçiren ayanlar gibi İstanbul’u tehdit etmeye başladı.

 

Malazgirt Savaşı’ndan yarım asır evvel, Bizans İmparatorluğu’nun gücünün zirvesinde olduğu Makedonya Hanedanı devrinde sınırları

 

976 – 1025 seneleri arasında erguvan elbiseyi giyen Makedonya Hanedanı’ndan II. Basileios devri, Bizans’ın altın çağı olarak geçer. Fakat nihayet Basileios da arhontların çıkardığı isyanlardan yaka silkip, onları zayıflatmanın çarelerini aramaya başladı. Anadolu hududunda sınırları tutan arhontların tahsisat ve gelirleri azaltıldı. Bunda aynı zamanda başkente hakim sivil parti ile, taşrada güçlü askeri partinin mücadelesinin de tesirini unutmamak lazım. II. Basileios’un ölümünden sonra tahta çıkan kızı Zoe ve sivil partiden kocaları, askerleri iyiden iyiye hırpalayıp, sınırlardaki arhontları güçsüz bıraktı.

İşte tam 10 asır önce dedelerimiz Oğuz Türklerinin, İran yaylasından geçmiş, Mısır’a inecekken ansızın yöneldiği Anadolu’da siyasi durum bu vaziyetteydi. Tahtta oturan imparator Romanos Diogenes üzerinde ittifak kurulmuş sevilen bir imparator değildi.

Dolayısıyla Malazgirt Ovası’nda Türk atlılarıyla karşılaştığında artçı kuvvetlere kumanda eden Andronikos Dukas  çoktan Romanos’u ortada bırakmayı kafasına koymuştu, nitekim imparatorun en ihtiyaç duyduğu anda sahadan askerlerini çekti. Esasen Roman Diyojen de kendi memleketini talan eden 50 binlik orduyu zapt edemeyeceğini görünce Ahlat, Malazgirt gibi kalelerin üzerine sevk edip, birkaç parçaya bölmüştü. Alparslan’ın hafif okçu süvarilerden mürekkep ordusu karşısına çıktığında, aceleyle kumandanlarını cepheye çağırdı ise de çok kalmıştı. Savaşın ilk gününde Selçuklular, Bizans’ın öncü birliklerini uyguladıkları hilal taktiği ile yok etmeyi başardı.

 

 

7.nci asırda yaşamış en saygıdeğer Bizans imparatorlarından Mavrikos Bizans zabitleri için kaleme aldığı Strategicon kitabında der ki “Türklerle savaşırken mutlaka aklınızda bulundurmanız gereken şey onların büyük bir hileleri olduğudur. Savaşın şiddetlendiği bir anda Türkler bozguna uğramışçasına kaçmaya başladığında iki ihtimal vardır. Birincisi görünüşte kaçan bu atlılar sizi hilal formunda çevirecek bir düşman kuvvetinin kalbine çekmektedir. İkinci ihtimal ise bunun gerçek bir kaçış olduğudur, bu takdirde ise elbette hafif ve hızlı Türk atlılarını yakalamak mümkün değildir. İşte bu yüzden çekilen Türk atlılarının peşinden gitmek her hal-ü karda seçilecek son tercih olmalı” Öncü kuvvetlere kumanda eden Nikeforos Vasiliakes’in bu satırları hiç okumadığı veya muharebenin heyecanıyla tatbik edemediği anlaşılıyor.

Ücretli asker olarak orduda yer alan Peçenekler ise karşılarında soydaşları Oğuzları görünce saf değiştireceklerdi. Roman Diyojen artçı ve merkez kuvvetleri hükmedecek stratejileri geliştirmek yerine ön saflarda şövalyece bir ruhla savaşa tutuşmuştu. İhtiyatsızca siyasi rakibi ve düşmanı olan Andronikos Dükas’a teslim ettiği artçı birliklerinin savaş alanından çıktığını fark ettiğinde Selçuklu süvarileri ordugahına girmişlerdi. O gün Malazgirt sahrasında abartıldığı gibi 200 bin kişilik bir Bizans ordusu olsaydı, neticenin farklı olması yine beklenemezdi. Zira kefenini giymiş cesur ve kararlı Sultan Alparslan’ın karşısında taktik ve operasyonel tüm yanlışlara imza atan bir Bizans ordusu vardı. Sultan esir ettiği İmparator’a büyük bir jest yaptı ve onu makul şartlarla İstanbul’a geri gönderdi.

 

15.nci asıra ait Fransız bir illüstratörün resmettiği tabloda, Roman Diyojen kefeniyle tahtında oturan Alparslan’ın ayağına kapanmış halde

Geride kalan Bizans ordusu ise büyük bir ihanetle imparatora sırt çevirdiği gibi, Anadolu’yu savunmak için tertibat almaya da girişmedi. Yaşanan gelişmeler Anadolu’da korkunç bir çözülme ve panik havası yaşandığını gösteriyor. Öyle ki Sultan Alparslan’ın İmparator’dan talep ettiği bugün kabaca Doğu Anadolu dediğimiz topraklar iken, Bizanslıların bu şartları kabul etmeyip İmparatoru da gözlerine kurşun akıtıp tahttan indirmeleri Selçukluları kızdırdı. Alparslan seçme beylerini gönderip Anadolu’da yüzlerce yıl sürecek Türk hakimiyetinin temellerini attı.

 

 

 

Yorum Yaz