Kelâmbaz

Bir hatıranın portresi; Esen Apartmanı

[Editörden: Her hikayenin başarısı içindeki yaşanmışlığı ve aktardığı duyguları nisbetinde okuyucuyu çeker. Yaşanmış bir hikayede, boş ve manasız cümleler olmaz. Yazarın tasvir gücü ve üslubunun tabiiliği/doğallığı; yaşanan, görülen, hissedilen duyguları ne kadar başarılı anlatıyorsa sizi o derece içine çeker. 90’lar nesli kendini yeterince ifade edebilmiş değil. Bu nesil dijital dünyaya angaje olarak dağıldı. Bir kaç nostalji sayfası ve başarısız bir dizi denemesi, o kadar… İşte komşuluğun devam ettiği, çocukların sokakta, otoparkta oynadığı o yıllar “Esen Apartmanı” hikayesi ile vücut buluyor. Hayatın içinden çıkmış, böyle samimi hikayelerin artması ümidiyle… Keyifli okumalar.]

Dünya yuvarlak, ben köşeliyim. Fazlalıklarımı törpülüyorlar. Vaktim az, yolum uzun. Zihnim karışık. Dilim suskun. Kalbim telaşlı. Bedenimse mütemadiyen yorgun.
Merhaba, ben Arife. İsmim Arife ama bir şey bildiğim yok. Savruluyorum. Yaşamak diyorlar buna. Dünyaya geldiğimden beri bir soru işareti gibi dolaşıyorum. Annem ve babam akşamları boyuna haber izliyor, sürekli büyük resmi görüyorlar. Ah Amerika! … Her taşın altından sen çıkıyorsun. Ve babam bundan çok emin. Odama çıkıyorum. Fazla sese tahammülüm yok. Reklamlar iç sesimi bastırıyor. Bana verilen komuta uyup en yakın markete gidiyor, bir paket cips ve biraz çikolata alıp rahatlıyorum. Çünkü “Açken ben ben değilmişim.” Sonrası pişmanlık ama onu karıştırmayın. Günler fişek gibi geçip gidiyor, gökyüzüne karışıyor. Bir bakıyorum yine batırmışız güneşi. Gün ve ben eş zamanlı olarak bitiyoruz. Ve her sabah uyanışımız yeni bir doğumu andırmıyor. ‘Büyüyünce ne olmak istiyorsun’ diye sorduklarında “Mutlu olmak istiyorum” derdim hep. Artık ne mutluluğu kutsileştiriyor ne de mutsuzluğu dramatize ediyorum. İkisinin de pek farkı yok birbirinden. Aynı hızla geçiyorlar hayatımızdan. Ve bizler de sadece geçiyoruz işte dünyadan. Ya da bir apartmandan mesela.

Ben bir apartmanda büyüdüm. On dört yaşına kadar Röntgen Sokak’ın çocuğu, Esen Apartmanı’nın kızıydım. Bizim mahallede rüzgâr farklı dokunurdu tene, bulutlar başka hiçbir yerde olmayan bir esans yayardı. Sesler orkestra uyumuyla dolardı kulaklara. Overlok makinesinin ayağımıza geldiği, ayakkabılarımızın ‘itina ile’ tamir edildiği, bakkal amcanın para üstü olarak şeker verdiği zamanlardı. Annelerimizin bizi, işi olduğunda komşu Nuriye Teyze’ye ricasız minnetsiz bırakabildiği zamanlar… Acaba herkes çok mu iyiydi, yoksa ben henüz dünyayı tanımadığım için mi kötücül olan her şeye bunca mesafeliydim?

Biz giriş katta otururduk. Üst komşumuz Asiye Teyze’nin kızı Esin benim ilk arkadaşımdı… Apartmanın toprak sahipleriydi onlar. İyi ki! Eğer bina dedesinin olmasaydı Esin de başka yerde oturacaktı. Ve çocukluğum arkadaşsız geçecekti.
Evimizin, ortasında kocaman armut ağacı olan huzurlu bir bahçesi vardı. Yere düşmüş çürük armutlar kötü kokardı, ama dallardaki sağlam olanlar yenilesi cinstendi. Yarı kapalı garajın içindeki arabalar kış uykusuna yatmış gibi dururdu. Terk edilmişliklerini fırsat bilerek arabaları kendimize koltuk olarak tahsis eder, Esin ile muhabbet ederdik. Sonra emekli asker eniştesi oradan geçer, bakışlarıyla haddimizi bildirirdi. İçimden “Mübarek alt tarafı Tofaş’ın var, sakin ol yemedik.” diye geçirirdim. Çocukluk… Tofaş’la arasındaki muhabbeti ben nereden bilecektim? Belki oğlunun düğününe o arabayla gitmişti, belki eşiyle Emirgan’a lâleleri seyreylemeye… Hayatlar geçer, Esen Apartmanı’nın bahçesindeki armutlar en ufak bir rüzgârla yere düşerdi.
Sizi emektar kapıcımız Kudret Teyze ile tanıştırayım. Bebekliğimden çocukluğuma kadar, mukabelelerde, ev oturmalarında annemden ve ondan başka kimseye gitmezmişim desem, aramızdaki bağı anlatmaya yeter herhalde. Çalışkandı. Üç kızı vardı. Bodrum katta “Fareler ve İnsanlar” romanını yeniden yazmışlardı. Küçük kızı tuvaletten bozma oturma odasında ders çalışarak iyi bir fakülte kazandı. Büyük kızı zengin bir adamla evlenip farklı muhite gitti. Çocukken sanırdım ki biz sonsuza kadar Esen Apartmanı’nda oturacağız, Kudret Teyze de hep bizimle olacak, bakkaldan dönerken o meteliksiz haliyle bana Minimilk alacak. En önce o gitti. Hem de apar topar, bir adious bile demeden. Yönetimden alacağı olduğunu iddia ediyormuş, kavgalı ayrılmış. Uzun süre onu görmedik. Daha sonraları yolda rastladığımda beni tanıdığı halde yüzünü çevirdi. Büyüdükçe dünya eski tatlılığını yitiriyordu. Ben sana ne yaptım Kudret Teyze? Alacağın olsun! Hayatlar geçer, Esen Apartmanı’ndaki çocuklar her geçen gün biraz daha büyürdü.

Hiperaktif, konuşma ve davranış bozukluğu teşhisi konan çocuğu Oğuzhan’ın gürültüsüne sabırla katlandığımız için sürekli bize karşı mahcup ve minnettar olan ince ruhlu Rüya Teyze… Çocuğu için çalışma hayatından fedakârlık edip, tek başına mücadele etti hep. Eşi denizlerdeydi, kadın ise hep karada. Özel hocalar, pedagoglar, terapistler apartmanımızın kapısını aşındırırdı Oğuzhan için. Zahmet rahmet getiriyor. Çocuğu yıllar içinde bambaşka biri oldu. Diksiyonu benden iyi hale geldi, davranışları normalleşti. Normal de neyse!? Benden küçük olmasına rağmen üç kat daha çok kitap okuyordu. Türkiye’nin viyadüklerini bile ezbere sayabilecek kadar zekiydi. Ama bu parıltılı inşanın mimarı, çocuğu için işinden ayrılan, hayatını adayan, entelektüel ve nazik Rüya Teyze’mdi. Yıllar geçti güzel apartmanımızdan bir yıldız daha kaydı. Gittiler buradan ama sarılarak, ağlaşarak uğurladık onları. Duyduğuma göre oğlun Oğuzhan tıp fakültesini kazanmış. Hoşça kal zarif ve güzel kadın. Senin gibi anneler ve onların yaramaz çocukları güzelleştirecek dünyayı. Hayatlar geçer, Esen Apartmanı ‘Adam olacak çocuk’lar yetiştirirdi.
Lale Teyze, her fırsatta oğlu ve kızının ne kadar zeki ve başarılı olduğuyla övünürdü. Biz kızımızı ‘Lolita’ gibi yetiştirdik derdi. Anneme sormuştum bir keresinde, beni neden Lolita gibi yetiştirmiyorsunuz diye. Çok güldüğünü hatırlıyorum. Sen de benim biricik prensesimsin demişti. Lale Teyze nasıl yapardı bilmiyorum ama her lafı kendisinin mimar, eşinin mühendis olduğuna bağlardı. Canı sağ olsun. Başarı ve statü mutlu ediyordu onu demek ki. Severdim Lale Teyze’mi. Kızıyla istop oynamışlığımız, yüksek tabakaya karışmadan önce arkadaşlık etmişliğimiz vardı. Oyun oynarken bile Esin’le bana öğretmenlik yapardı. Bir gün voleybol oynarken topları sürekli yanlış yere atmamız üzerine, “Bu ne boşvermişliktir arkadaş!!!” diyerek topu duvara çarpmıştı. Hala kulaklarımda çınlar. Daha sosyetik bir muhite gittiler. Severdim Ece’yi. Ben ona öğretmenliği yakıştırırdım ama diş hekimi olmuş Ece. Kendi kliniğini açmış. Dişim ağrıdığı ilk an gitmek istiyorum ona. Beni tanımayacağına yüzde yüz eminim. Hayatlar geçer, Esen Apartmanı insanları olduğu gibi kabul etmeyi ve sevmeyi öğretirdi bize.
Annemin kafaca en çok anlaştığı ve ablası olarak gördüğü Lütfiye Teyze çok sessiz ve kendi halinde bir kadındı. Sessiz insanların göstermedikleri derin bir tarafları olduğunu düşünmüşümdür hep. Gerçi evde bir tane çok konuşan olunca dengeleme açısından böylesinin daha iyi olduğu kesin. Her neyse. Eşi Kuyumcu Mehmet Amcaya gelirsek uzun boylu, kel, sarışın, güleç, konuşkan ve biraz farklı biriydi. Yani nasıl desem… Değişikti işte. Şimdi söyleyeceklerime gözümle şahit olmadım ama komşular arasında kulaktan kulağa yayılan dedikodulardan biliyorum.

Bir kere Mehmet Amca biraz meraklı biriymiş. Yani yan komşuda ne olup bittiğini anlamak için duvara cam bardak dayayacak kadar. Biraz mı demiştim? Fazlasıyla titizmiş sonra. Eşi evde herhangi küçük bir eşyanın yerini değiştirse dahi anında fark eder, duruma müdahale eder, incir çekirdeğini doldurmayacak sebeplerden evde sinir buhranları geçirirmiş. Ses yapıyorlar diye çocukların top oynamasından rahatsız olan ve bağırıp çağıran yine o. Buna çok kere şahit oldum ve her seferinde şöyle geçirdim içimden futbol oynayan abilerin yerine “E Mehmet Amca, sen hiç çocuk olmadın mı, hiç top oynayıp gürültü yapmadın mı?” Belki de çocuk olmadı, hiç top oynamadı, tahminimce üç- beş ablalı bir evde büyüdü ve nazlı yetiştirildi. Evlendikten sonra nazını çekmek de ağzı var dili yok Lütfiye Teyze’ye kaldı. Zavallı Lütfiye Teyze… Siz de gittiniz. Keşke gitmeseydiniz de yine dinleseydi Mehmet Amca kapıları. Yine bağırıp çağırsaydı çocuklara. Annem seni en son gördüğünde çok üzülmüştü. Önce sendeki bu hâl ne, tam olarak anlayamamış, sonra yüz felci olduğunu ve daha da içine kapandığını fark etmişti. Üzülme Lütfiye Teyze, konuşsan rahatlarsın belki, arada bir bize uğra, ya da çağır biz gelelim, açılırsın. Bir kahvenin kırk yıl hatırı yok muydu hani? Hayatlar geçer, Esen Apartmanında içilen kahveler bazen unutulurdu.

Esin… Ne yapsan yap sana darılamam. Sen benim ilk, uzun bir zaman da tek arkadaşım oldun. Mavi gözlerin kumral saçların vardı. Sen çok güzeldin ama kıskandığımı hatırlamıyorum. Sadece bazen ikimiz oynarken bazı insanlar geçerdi, senin ne kadar tatlı ve cana yakın olduğunu söyleyip yanaklarını sıkardı, beni görmeden es geçerdi. Keşke ben de tatlı ve cana yakın olsam diye düşünürdüm. Senin peşinden koşan hep bendim. Kendini ağırdan satan sen. Ya da Asiye Teyze bilemiyorum. Sizin kapıya gelip, senin bahçeye gelip gelemeyeceğini sorardım. Annen akşamüstünden önce çıkarmazdı çok güneşli diye. Benim babam da akşam ezanında evde olmamı isterdi. Kapıdan eli boş dönünce çok üzülürdüm. O çok coşkulu ve heyecanlı biriydi. Sense soğukkanlı ve rahat… Kışlar bizi birbirimizden ayırırdı. Yani aynı evlerdeydik aslında ama görüşemiyorduk. Her yaz sanki yeniden tanışırdık. Hatta yaz başlarında biraz tutuk olurduk araya zaman girdiği için. Havalarla beraber biz de ısınırdık. Daha küçüktük. Hatırladığımda hala gözümden yaş gelebildiğine inanamıyorum.

Bir kış sabahı… Esen Apartmanı karlarla kaplı bir masal köşkü gibi. Annemle camdan manzarayı seyrediyoruz. Bir baktık Esin bahçede. Yanında üç- beş akranı daha var, tanımıyorum onları. Kabıma sığamıyorum, içimde bir tatlı telaş. Annem beni hazırlayacak, sıkı sıkı giydirecek, ben de dışarı çıkacağım. Esin’le oynayacağız, karda yuvarlanacağız. Sıkı giydirdi annem beni, yeni ördüğü atkıyı boynuma dolarken gülümseyip, öptü yanaklarımdan. Bir güzel tembihledi dikkatli olmam için. Çıktım bahçeye. “Esiiin” diye bağırdım. “Bak ben geldim!” Koştum arkasından. Sürpriz yaptığımı sanmıştım ve sözde beni görünce çok sevinecekti. Yanındaki arkadaşlarıyla çok mutluydu belli ki. Kaçtı benden. Seninle oynamak istemiyorum dedi. “Neden?” diye sordum ama bana cevap verecek vakti yoktu, eğlenmekle meşguldü. Sürü şeklinde koşarak geçtiler yanımdan. Çok mutlulardı. Eve döndüm. Anneme sarılarak ağladım. Esin beni oynatmadı, hatta tanımazdan geldi, dedim. Bir daha da kimseye sürpriz yapmadım. Biliyorum, çocuktuk. Senin bunu yapman ne kadar saçmaysa benim bu kadar etkilenmiş olmam da saçma. Yaz gelince düzeldi her şey. Ama o gün bana neden öyle davrandığını hiç anlayamadım. Biz taşınana kadar seninle harika vakit geçirdik. Barbie bebeklerimizi su dolu kovalarda yüzdürdük, paten kaydık. Benim çok komik olduğumu söylerdin ben de kendimi komedyen rolüne sokardım hemen. Seni güldürmek hoşuma giderdi. Artık pek fazla gülmüyor kimse esprilerime. Kimseyle garajdaki arabaların üzerine kurulup sohbet de edemiyorum. Senin için pembe dizin Rosalinda’nın başlama saati, benim içinse akşam ezanı oyunu bitirip eve gitme vaktiydi. Ertesi gün tekrar buluşmak üzere… Ve günler böyle geçip giderdi.

Yıllar geçti. Bir gün geldi sonsuza kadar içinde yaşayacağımızı sandığım küçük ama sevgili evimizden taşınacağımızı öğrendim. Teknik olarak bakıldığında karar gayet mantıklıydı. Evde akmayan yer yoktu. Çok küçüktü. Başka problemleri de vardı tabii… Ama kalbimle baktığım zaman diyordum ki, bana Bebek’ten bir yalı bile alsanız Esen Apartmanı’nı değişmem. Oradan taşındık evet. Geniş odaları olan, dubleks, güvenlikli, parklı, tavanları akmayan bir siteye taşındık. Kilometrece eski evimize çok uzak olmayan, ama ruhi olarak farklı bir yere göçmüşüm hissi doğuran… On yıl olmuş. Hala alışamadım. Fırsat buldukça yolumu çokça uzatmak pahasına çocukluğumun geçtiği sokaktan geçmeye yer ararım.Dikkat çekmeyecek şekilde ve yaşlı gözlerle Esen Apartmanı’nı izlerim. İtiraf etmek gerekirse biraz da çocukluğumu izlerim ona bakarken. Şimdi yeniden gel deseler gelemem. Çünkü Nuriye, Lütfiye, Rüya, Lale teyzelerden hiçbiri yok. Herkes tespih taneleri gibi dağıldı. Esin kendisi gibi avukat olan eşiyle evleneli iki sene oldu. Ailesi de sonra taşındı zaten. Düğününe gidemedim. Sonra bağlarımız koptu. Ama çok özlüyorum onu. Aslında belki de çocukluğumu.

Yorum Yaz