Kelâmbaz

Bir “DELİ”nin Gözünden Osmanlı’dan Cumhuriyete

Zaman geçtikçe pek çok şey değişiyor. Heraklitos’un da dediği gibi “Değişmeyen tek şey değişmenin kendisidir.” Ama bu değişme kimi zaman yavaş kimi zaman da çok süratli bir şekilde cereyân ediyor. Son bir buçuk asırda ise bu değişim hiç olmadığı kadar hızlı bir şekilde meydana geldi.

Yenilikler ve değişmeler

Özellikle 20. asrın ilk yarısında tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de pek çok sahada ciddi değişmeler oldu. Tabii olarak edebiyatımıza da bu değişen hayatlar yansıdı. Bu yeni cemiyet hayatını tasvir eden, eski ile yeninin çatışmasını işleyen pek çok eser kaleme alındı. Kimileri romantik-ideolojik maksatlara kimileri de realist-edebi gâyelere mâtuftu. Bu tür değişmeleri, dönemler arasında belli bir zaman dilimi sıçraması yaparak kıyaslayan eserler hayli ilgi çekicidir.

Kahramanın dünyasında zaman makinesi, hâfıza kaybı, bir yurt dışı seyahati, uzun süren bir hapishane hayatı vb. gibi bir sebep vâsıtasıyla zaman sıçraması yapılır. Meselâ; böyle bir teknikle yazılan romanlardan, Rasim Özdenören’in “Gül Yetiştiren Adam” isimli hiciv-kıyas muhtevalı kitabı meşhurdur. Cumhuriyet’in ilk yıllarında kendini evine kapatan ve 50 sene sonra torununun ısrarı ile dışarı çıkan yaşlı bir insanın 70li yıllar Türkiye’sindeki hâlet-i ruhiyesini anlatır.  Roman, bu yaşlı insanın bakış açısıyla insanlardaki değişimi, vaktiyle uğruna canını verdiği değerlerin nasıl ayaklar altına alındığını ele alır. Romanda yıllar sonra sabah namazını kılmak için camiye giden Gül Yetiştiren Adam, caminin tıklım tıklım dolacağını düşünmüş ve az bir cemaat ile karşılaşmıştır, namaz bitince imamın cübbesini çıkardığını görünce ise dayanamayarak cemaate ”Siz hangi millettensiniz?” diye sormaktan kendini alamamıştır.

Yine aynı şekilde yirmi sene önce hayat ile bağını koparıp dağda bir kulübede tek başına yaşayan veya yirmi senelik geçici hafıza kaybı yaşayan birisi, günümüz Türkiye’sini görse neler hissedeceğini anlamak hiç de zor olmaz heralde. Öncelikle, yükselen mimari, büyüyen şehirler ve ilerleyen teknoloji karşısında şaşkınlığını gizleyemez. Daha sonra ise maddi olarak eriştiğimiz bu kalkınma ve refahın, manevi cihette tam aksi yönde geliştiğini farkeder.

İşte biz de bu meyanda yazılan edebi eserlerin en dikkat çekici ve başarılı olanını; Refik Hâlid Karay’ın ”Deli” isimli tiyatro eserini ele alacağız. Öncelikle kitabın müellifini tanıyalım.

Refik Halid Karay kimdir?

1888’de Beylerbeyi’nde doğan Refik Halid, “Galatasaray  Sultanisi”  ve “Mekteb-i Hukuk”da okumuştur. II. Meşrutiyet devrinde gazeteciliğe başladı. “Fecri Âti” edebiyat topluluğunun kurucularındandı. Kısa sürede hiciv yazılarıyla üne kavuşmuştu.”Kirpi” adıyla yazdığı hicivleri ve siyasi yazıları neticesinde İttihat Terakki hükûmetince Anadolu’nun çeşitli illerine, beş yıllık bir sürgüne gönderildi. I. Cihan Harbi’nin son yılı İstanbul’a dönebildi. Dönüşünde Robert Kolej’de öğretmenlik,  Sabah gazetesi başyazarlığı, iki kez Posta-Telgraf Genel Müdürlüğü yapan Refik Halid, bu devrede  “Aydede”  mizah dergisini çıkarmıştır.

Aslında fevkalade modern biri olmasına rağmen siyasi yazıları ve görüşleri bahane edilerek bazı muhaliflerince meşhur 150’likler listesine ismi dahil edilerek yurt dışına sürüldü. Sürgün esnasında, Halep’de çıkardığı  “Vahdet”  gazetesindeki yazıları ve çalışmalarıyla Hatay’ın Türkiye’ye bağlanmasını destekledi. Ancak affına sebep olan bu yazıları değil, “Deli” adlı meşhur piyesidir.

1938’de yurda dönen Refik Halid, dergi ve gazetelerde günlük yazılar yazmış ve kimi edebi kimisi de maddi maksatlarla 20 kadar roman kaleme almıştır. “Minelbab İlelmihrab” ve “Bir Ömür Boyunca” adlı hatıratlarında, çok yönlü ve renkli diliyle, kendi devrindeki sosyal-siyasi ortamı resmetmiştir. Memleket Hikayeleri (hikaye), Üç Nesil Üç Hayat(deneme-hatırat), Ago Paşa’nın Hatıratı(Hiciv), Tanıdıklarım(Hikaye-Hiciv),  Deli(Tiyatro) ilk başta okunabilecek başarılı eserleri arasındadır.

1965 tarihinde İstanbul’da vefat eden Refik Halid, muhalif kaleminin keskinliği ve başarısı, temiz İstanbul Türkçesi, renkli anlatış tarzı, derinlikli tasvir gücü ve üreticiliği ile Türk edebiyatının en güçlü, klasikleşmiş kalemlerinden biridir.

Sürgün’ü sonlandıran komedi 

Refik Halid’in nasıl affedildiği, Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun “Gençlik ve Edebiyat Hatıraları”nda şöyle anlatılır:

“Bir akşam Atatürk, sofraya oturduğumuz sırada ‘Çocuklar’ demişti, ‘size bu akşam doyum olmaz bir ‘ziyafet-i edebiye çekeceğim’ ve elinde tuttuğu cep dergisi kıtasında bir kitabı göstererek: ‘Bu’ diye ilave etmişti, ‘Refik Halid’in, yirmi yıllık akıl hastasının, şuuru yerine gelip kendini baştan aşağı değişmiş bir Türkiye içinde bulunca, tekrar delirişini gösteren bir tiyatro piyesidir’ ve gözlüğünü takarak bizzat kendisi okumağa başlamıştı…(Yakup Kadri burada tiyatronun muhtevasından bahseder. Sonra şöyle devam eder)
…Atatürk sayfalarca süren bu konuşmaları bize okurken, gözlerinden yaş gelesiye gülüyordu. Atatürk, Karagöz perdesi karşısında bir çocuk gibi kahkahalarla güldükten sonra: ‘Yazık oldu şuna!’ diye söylendi ve İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’ya dönerek ‘Ne yapacaksak yapalım, onun bir an evvel memlekete dönmesinin çaresine bakalım’ dedi.” (İletişim Yayınları, s. 72)
Bu hadise üzerine yurda dönen Refik Halid’in kitabını da hemen bastıracaktır. Kapağı açtığınızda da şu cümleler büyük harflerle kaydedilmiştir:
BU ESER HAKKINDA:
“İNKILÂBIMIZI HİCVETMİYOR, TEBÂRÜZ ETTİRİYOR” DİYEN LÜTFUNUN MİNNETTÂRI OLDUĞUM (ATATÜRK) DÜR.
R. H.

Deli piyesi ne anlatıyor?

Hadiseler 1930 senesinde İstanbul’da geçiyor. Sultan Hamid devrinde bir hastalığa yakalanan Maruf Bey 1930 senesinde iyileşir. Aradaki bu 21 sene boyunca gerçekleşen hiçbir şeyi hatırlamaz. Bu yıllar arasında yaşanan büyük değişikliklerden habersiz olan Maruf Bey için doktor, aileyi ikaz ederek “Her şeyi birden söylemeyin, alıştıra alıştıran anlatın. Aksi halde şoka girerek tekrar şuurunu kaybedebilir” der.

Bunun için aile, Maruf Bey’i evden dışarı çıkarmamak kararı alır. Evde nekâhet (iyileşme) dönemini atlatması beklenecektir.

Maruf Bey kız torununun saçlarının kısa olmasından dolayı Tifoya yakalandığını zanneder, torunu ise tifoya yakalanmadığını, bugünkü beşeriyetin kadınla erkeğin arasında baştan taşkın bir alameti farika istemediğini anlatır. Bunun üzerine Maruf Bey erkeklerin artık sakal ve bıyıkları olup olmadığını sorar ve torunu ise bugünkü erkeklerin sakal bıyık bırakmadıklarını söyler ve damatlarını görüp görmediklerini sorar. Maruf Bey ise gördüğünü ama köse zannettiğini ifade eder.

Yine torununa duvarı göstererek ”Matruş[traş olmuş], yakışıklı İngiliz”in fotoğrafının niçin asıldığını sorar. Torunu ise resimdekinin İngiliz olmadığını Büyük gazi, Gazi Paşa olduğunu söyler.

Yine Maruf Bey erkek torunu Özdemir’İn ne iş yaptığını sorar, sporcu olduğunu söylerler. Sporcu ne diye sorunca ise ”Sizin anlıyacağınız canbaz, pehlivan, yangın nöbetçisi, tulumbacı gibi birşey!” derler. Tiyatronun başka bir perdesinde torunu Özdemir sahneye gelir ve çok yorgun olduğunu, Yedikule’den buraya kadar 48 dakika 7.5 saniyede koştuğunu söyler. Dedesi ise şaşkın bir şekilde Yedikule’de yangın mı olduğunu sorar.

Eski bir arkadaşı olan Yakub Hoca’nın şapka taktığını duyunca ”Şapka mı? Demek Yakup Hoca tanassur da etti [Hrıstiyan oldu]… Vay kafir vay!” der ve Fesle, sarıkla gezmek ayıp mı olduğunu sorar. Bunun üzerine Şebnur ”Ayıp değil, ·yasak! Adamı yakaladıkları gibi karakola tıkarlar, en aşağı üç ay hapis.” der. Bunu duyan Maruf Bey ilk başta Şebnur’un deli olduğunu düşünür, daha sonra ise kendinin deli olabileceği vehmine kapılır.

Bir sahnede ise Torunu Özdemir Maruf Bey’e bir gazete uzatır, harf inkilabından haberi olmayan Maruf Bey gazeteye bakarak, ben Fransızca bilmem der, torunu ise gazetenin Fransızca olmadığını Türkçe olduğunu söyler. Maruf Bey ise torununun latife yaptığını düşünerek gazetede tek bir Türkçe kelimenin olmadığını söyler, torunu ise ”Ha sahi, siz bilmiyorsunuz, eski harflerin pabucu çoktan dama atıldı, artık Arapça hurufat kullanmak yasak! Latince! Latince!” der. Maruf Bey iyice fenalaşarak ”Şebnur! Şebnur! Vacit Bey, Vacit Bey! (Kendi kendisine) Hep yalan söylüyor, beni çıldırtmağa karar vermiş! Hepsi aleyhime ittifak etmişler! Şebnur! Vacit! (Büyük bir heyecan azameti gösterir) Neredesiniz? Nereye cehennem oldunuz?!” der.

İyice bunalan Maruf Bey bir başka sahnede Şebnur’a sonraki gün Merkez Efendi tekkesine gitmeyi ve orada bir kurban kestirmeyi teklif eder. Şebnur ise Tekkelerin 3 senedir kapalı olduğunu söyler, ardından Maruf Bey, öyleyse Sultan Mahmud türbesine gider babamızın kabrini ziyaret ederiz der. Şebnur türbelerin de kapalı olduğunu söyler. Bunun üzerine Maruf Bey sinirlenerek medrese ve camiler de kapalı mı bari der. Şebnur medreseler de kapalı, camilerin ise sadece büyük olanları açık der. Buna benzer çok sayıda diyalog ve hadiseden sonra Maruf Bey gerçekten delirir, eve doktorlar çağrılır, Doktor ”Fena! Evvelleri sakin bir deli idi; bu sefer azılı!” der ve son sahne biter.

Yukarıda az sayıda verdiğimiz misaller kitabın içinde ziyâdesiyle mevcuttur. Müellif ülkede olan bu ciddi değişimi usta bir mizahi üslupla okuyucunun önüne koymuştur.  Eseri okuyanlar 20 sene gibi kısa bir zamanda ülkede ne gibi farklılıklar olduğuna dâir fikir sahibi olurlar.

Deli kitabını nasıl temin ederim?

Refik Halid bilinen, meşhur bir yazar olmasına rağmen Deli isimli eseri nedense pek bilinmemektedir. Kitap günümüzde İnkılap Kitabevi tarafından basılmaktadır. İlk 29 sayfası ”Deli” isimli tiyatro eseridir, devamında ise Refik Halid’in başka küçük kitapları bulunmaktadır. Arzu edenler okuyabilirler.

Ahmet Faruk Şenkaya

Ahmet Faruk Şenkaya

Yorum Yaz