Kelâmbaz

Arvasi Hoca ile “SOHBETLER”in Işığında

Post-truth olarak adlandırılan bir dönemde yaşıyoruz. Gerçek ötesi anlamına gelen bu kavramın kullanım alanı ise biraz daha farklı. Post-truth; gerçeğin, gerçek dışı ögelerle yahut kişisel fikirler ve duygulardan hareketle örtülmesi anlamını taşıyor daha çok. Buradan hareketle gerçek bir dünyanın uzağında, hakikatin ötesinde, ne olduğunu bile tam olarak ifade edemediğimiz bir zamana şahitlik ediyoruz, diyebiliriz.

Huzurdan çok huzursuzluğun, şükürden çok tatminsizliğin, sabırdan çok tahammülsüzlüğün, rızadan çok kanaatsizliğin… kendini hissettirdiği bir dönemdeyiz.

Kavram karmaşasının, anlamsızlığın, hedefsizliğin, kimliksizliğin ve hiçbir yerdeliğin hüküm sürdüğü bir çağdayız.
Bu; zor, yorucu, yıpratıcı bunalım döneminin bizi de içine almasını engellemek mümkün mü peki? Şunu da sormalıyız: Özellikle genç nüfusun hayata dair sorgulamalarının bir karamsarlık bataklığında son bulmasını önleyebilecek miyiz?

İnsan, hep bir arayış içindedir. Önemli olan bu arayışlarımızı anlamlandırabilmek ve güzel sonuçlandırabilmektir. Güzel sonuçlara ulaşabilmek için de kim olduğumuzu unutmamak ve bize bu arayışlarımızda doğru rehberlik edebilecek insanlarla muhatap olmak zorundayız.

Seyyid Ahmet Arvasi… O, yaşadığı dönemde çevresindeki gençlere tecrübesiyle yol göstermiş, onları milli ve manevi değerlerin ışığında şekillendirmeye gayret etmiş önemli bir münevver, değerli bir eğitimci ve faziletli bir dava adamıdır.

1988 yılında aramızdan ayrılan değerli büyüğümüz Seyyid Ahmet Arvasi Hoca, bugün de yazdıklarıyla bize ışık olmaya devam ediyor. Bizler, yaşadığımız çağın karanlığından kurtulmak ve kaybediş rüzgârlarında savrulmamak için değerli hocamızın eserlerine yeniden yönelmek ve bizlere sunduğu fikirleri yeniden gündemimize almak mecburiyetindeyiz.
Yazımıza konu olan Sohbetler, Arvasi Hoca’nın bütün eserlerinden süzülmüş bir özet konumundadır ve yazarın çeşitli dergi ile gazetelerde yazdıklarından bir kısmının bir araya getirilmesiyle oluşturulmuştur. Farklı konulardaki düşüncelerin öğreticilik kaygısından uzak biçimde, bir sohbet havası içinde sunulduğu metinler, hepimize ışık olacak ifadelerle doludur.

Kitaptaki ilk metin “Sohbetlerin Bereketi” adını taşıyor. Arvasi Hoca, bu yazıda bir arkadaşı ile olan sohbetini bizlerle paylaşıyor. Yazıda sohbet kavramına ilişkin olarak çok hoş tespitlerde bulunuyor.

“Sohbetlerde yalnız bilgi alışverişi yoktur, gönül ve muhabbet de vardır. Bu sebepten olacak Türk milleti sohbet sözünün tam karşılığı olarak muhabbet sözünü kullanır.” Bu cümleden yola çıkarak biz de eser için yazarın okuyucularıyla yaptığı muhabbetin bir örneği tespitini yapabiliriz.

Peygamber Efendimizin (sallallahu aleyhi vesellem) sohbetleri ile şereflenen ve sahabe mertebesine yükselen değerli insanların varlığı İslamiyetin sohbet kavramına bakışını belirginleştirmiştir. Arvasi Hoca bu durumu da şu cümlelerle ifade eder: “Sohbet, İslam’ın insanları yoğurmada ve kadrolaştırmada kullandığı metottur.”

Yukarıda yaptığımız alıntılar eserin isminin neden Sohbetler olduğunu ve sohbet kavramının içeriğinin aslında ne kadar zengin olduğunu göstermesi bakımından birer numune konumundadır.

Yazımızı, Arvasi Hoca’nın çeşitli konulara bakış açısını onun cümlelerinden örnekler de vererek genişletmeye çalışalım.

Milliyetçilik
Arvasi Hoca’nın hem dindar hem de milliyetçi karakterde olması bazı zümrelerce İslamiyetin milliyetçiliğe bakışı ile çelişen bir durum olarak yorumlanır. Peki öyle mi? İslamiyet milliyetçiliği yasaklamış mıdır? Bir Müslüman milliyetçi olamaz mı? Bu konuyla ilgili Arvasi Hoca’nın düşüncelerini onun sözleriyle ifade etmeye çalışalım.

“İslamiyette insanların milliyetlerinden soğutulması, insanların milliyet duygularını unutmaları asla istenmemiş, aksine peygamberimiz kendisi ile aynı imanı paylaşan başka ırktan ve milletten olan dost ve arkadaşlarını millet adları ile adlandırıyor ve çağırıyorlardır. Bilal-i Habeşi, Selman-ı Farisi, Süheyb-i Rumi … İslamiyet milletleri ve ırkları asla inkâr etmez, onları kardeşliğe davet eder.”

Kendisini milliyetçi olarak tanımlayan bir kişinin kim olmadığı ya da milliyetçiliğin neye uzak durduğunu ise şu cümlelerle açıklıyor değerli hocamız:

“Renk ırkçılığının ve üstün ırk anlayışının Türk milliyetçiliği ile uzaktan yakından bir ilgisi yoktur.”

“Türk milliyetçisi, milletleri biyolojinin değil sosyolojinin konusu olarak görür. Yani biz, biyolojik ırkçılığı reddederiz ancak inkâr edilmesi mümkün olmayan bir sosyolojik ırk meselesi vardır.”

Bu topraklarda yaşayan insanlar olarak varlığımızın iki temel unsurunu Türklüğümüzü ve Müslümanlığımızı nasıl konumlandırmamız gerektiğini de şu güzel cümlelerle ifade ediyor Arvasi Hoca:

“Ne kadar söylenirse söylensin yazılırsa yazılsın asla bıkmadan ve usanmadan tekrarlayacağımız cümle şu olmalıdır: Türklük ve İslamiyet beden ve ruh, yürek ve gönül, mekân ve zaman kadar kaynaşmış, birbirinden ayrılamaz ve varlığımızın temel unsurlarıdır.”

Kültür ve Medeniyet
Birbirine karıştırılan iki önemli kavramdır kültür ve medeniyet. Birçok sosyal bilimci bu kavramlar için farklı yorumlar yapmıştır. Arvasi Hoca da kültür ve medeniyet kavramlarına kendi penceresinden yaklaşmış ve bu kavramları şöyle yorumlamıştır:

“Kültür, antropo-sosyal olan bütün değerleri içine alan bir kavramdır. Antropo-sosyal olan değer demek, insan eliyle tabiatın değiştirilmesi sonucu ortaya çıkan yeni unsurlar demektir. Tabiat, insan müdahalesi olmaksızın var olan dünya ve kâinat varlıkları demektir. İnsan tabiatı işleyerek kültüre ulaşır. Tabiat işlenmediği zaman hamdır. İşlendiği zaman kültüre dönüşür.”

Kültür, saf bir halde midir? Kültür alış-verişi mümkün müdür? Milli kültür kavramından söz edilebilir mi? Bu soruların cevabı niteliğindeki cümleleri paylaşalım şimdi de.

“Yeryüzü, milli kültür dairelerinden ibarettir. Bu kültür daireleri arasında tarihi ve coğrafi yakınlıklar nazara alınarak akrabalıklar bulunabilir lâkin bu durum dahi kültürlerin milli karakterini inkâra değil ispata yarar.”

“Millet, kendi tarihi tecrübesini biriktirerek tekâmül yoluyla kültürünü zenginleştirip geliştirirken, sosyologların ‘diffusion’ adını verdikleri kültürlerin intişarı ve teması yolu ile de kendi milli rengini ve hüviyetini kaybetmeksizin komşu kültürlerden tesir almaktadır. Şurası asla unutulmamalıdır ki bir kültür sosyal temaslardan mahrum kalırsa iptidaileşir, öte yandan kültür temasları içinde kendi kültür özünü ve hüviyetini kaybederse mahvolur.”

Peki, kültür sadece maddi bir yöne mi sahiptir? Kültür kavramı, millete ait manevi değerleri de içerir mi?

“… maddi olsun manevi olsun bir milletin damgasını taşıyan her eser milli kültüre dahildir. Giyim ve kuşamımızı, camilerimizi, kervansaraylarımızı, maddi bir unsur olan ve ozanlarımızın çaldığı bağlamamızı hatta Türk’ün sofrasını ve kendine has yemeklerini sırf maddidirler diye kültürün dışında mütalaa edebilir miyiz? Hiç şüphesiz hayır. O halde maddi ve manevi cephesi ile kültür bir bütündür. Yanılmıyorsak maddi kültür unsurları, tabiat kuvvetlerinin, madenlerin, toprağın, bitki ve hayvanların işlenerek birer antropo-sosyal değer haline getirilmesi; manevi kültür değerleri ise milleti teşkil eden insan unsuruna yönelen ve insanı geliştirip, işleyip yücelten değerler olarak görünmektedirler.”

Buraya kadar yaptığımız alıntılar ile Arvasi Hoca’nın kültür kavramına yaklaşımını anlatmaya çalıştık. Hoca’nın medeniyet tanımını ve medeniyet konusundaki düşüncelerini de kendi cümleleri ile aktarmaya çalışalım.

“Medeniyet, bir millete mahsus kültür malzemesine biçim ve ruh veren ona yepyeni bir terkip kazandıran, bir din veya felsefeden güç alan bir üst-sistem meselesidir. Tarih bize gösteriyor ki milletin kültür malzemesine biçim ve ruh veren bir üst-sistem daima var olagelmiştir. Bu üst-sistem ya bir din veya onun yerini almaya çalışan bir fikir sistemidir. Kesin olarak iddia edebilirsiniz ki tarih boyunca ve bugün mevcut bulunan hiçbir medeniyet yoktur ki bir din ve inancın biçimleyici ve düzenleyici gücünden mahrum bulunsun. Yeryüzünde laik bir medeniyet yoktur ve olmamıştır.”

Bu tanım aklımıza şu soruları getirmelidir? Türk medeniyetini nasıl tanımlarız? Türk medeniyetini oluşturan ana unsur hangisidir?

“Türk medeniyeti, Türk kültür malzemesini belli bir inanç ve fikir sistemi içinde bütünleştirerek işlemek ve diğer milletleri ve çağı hayran bırakacak seviyede inceltmek ve yüceltmek demektir. Tarihimiz boyunca Türk kültür malzemesine biçim ve ruh kazandıran üst-sistem İslam dini olmuştur. İslamiyet yalnız kültür temasları ile kazandığımız bir milli kültür malzememiz değildir. O, bin yıldan beri Türk kültür malzemesine biçim ve ruh veren bir mimar olmuştur. İslamiyet, milletleri tahrip etmeden yücelten âlemşümul bir din olduğundan başlı başına bir Türk medeniyeti, bir Arap medeniyeti, bir Hint medeniyeti, bir Fars medeniyeti… güçlenmekle kalmamış; bu milli medeniyetlerin biçimleyici ve ruh kazandıran değeri olarak -bu mimarın hakkı da tanınarak- bir İslam medeniyeti kavramı da doğmuş bulunmaktadır. Böylece farklı milletlerin, farklı kültür malzemesine kendi ruh ve inceliği içinde biçim kazandıran İslamiyet, birçok milletin milli medeniyetlerin üst-sistemi olmuştur.”

Ahmet Arvasi Hoca’nın kültür ve medeniyet konusundaki düşüncelerinden bazılarını paylaşmaya çalıştık. Değerli hocamız, Türklüğü ve Müslümanlığı bir ayrım sebebi saymadan bizim her iki yönümüzü de doyuran cümlelerle bize bir kimlik inşa etmeye çalışıyor. Bugün değerlerinin farkında olmayan, kim olduğu sorusuna doyurucu cevap veremeyen insanlar için yol gösterici cümleler kuruyor.

Yabancılaşma
Yaşadığımız yüzyılın en büyük sorunlarından biri de yabancılaşmadır. Bu kavram, birçok alanda kendini göstermektedir. Psikoloji, sosyoloji, edebiyat gibi birçok alan bu konuyu işleyen eserlerle doludur. Arvasi Hoca da yabancılaşma konusuna Sohbetler adlı eserinde değinmiştir.

Eserde yer alan “Milli Kültüre Yabancılaşma” başlıklı yazı yabancılaşma konusunun Türk kültürü açısından incelendiği bir metindir. Arvasi Hoca bu kavramı bir sömürgecilik anlayışı olarak yorumlar.

“ … zamanımızda, milletler arası mücadele biraz daha mahiyet değiştirerek planlı ve sistemli bir ‘kültür savaşına’ dönüşmüş bulunmaktadır. ‘Yeni sömürgecilik’ adı verilen bu savaşta ‘süper devletlerin’ hedefi, artık her şeyden önce ‘insan unsuru’ dur. Bir ülkenin madenlerini, bitkilerini, hayvanlarını ele geçirmeden önce insanı[nı] ele geçirmek stratejisi üzerine kurulu bu savaş çok sinsi ve usta bir tarzda yürütülmektedir. Sömürgeci devletler, sömürmek istedikleri ülkede okul açmaya, o ülke çocuklarını kendi ülkelerine götürüp okutmaya, sömürmek istedikleri ülkeye öğretmen, kitap, film… göndermeye can atıyorlar. Çok defa ‘beynelmilelci bir maske takınarak’ vatan çocuklarını milli tarih, milli kültür ve milli ülkülerden soğutup ‘kendilerine hizmet etmeye’ hazırlıyorlar. Yani yabancılar, vatan ve millet çocuklarını kullanabilmek için her şeyden önce onları ‘kendi milli varlıklarına yabancılaştırma’ yolunu tutuyorlar.”

Yabancılaşma konusuna Arvasi Hoca üç noktadan yaklaşır.
“1. Yabancı etkileşimine açık olduğu için yüksek tahsil kademelerinde.
2. Sosyal temaslara açık olduğu için büyük şehirlerde
3. Sosyal, kültürel ve ekonomik geçişin kolay olduğu hudut boylarında.”

Öncelikle, değerli hocamızın büyük şehirlerdeki yabancılaşma problemine yaklaşımını aktaralım:

“Türkçe ve İslamca yaşamak artık yadırganmaktadır, horlanmaktadır. Birçok şehrimiz artık Bizans’tan öte bir hayat tarzı içinde yaşamaktadır, yatıp kalkmaktadır, yiyip içmektedir. Müslüman-Türk çocuğu kendini özyurdunda ‘gaip’ ve ‘parya’ gibi hissetmeye başlamıştır. Kapitalist dünyanın hayranları kuyruk sokumuna kadar çıplak karıları ile Amerikalılar gibi viski içmekte, Fransızlar gibi dans etmekte, İngilizler gibi selâmlaşmakta, Almanlar gibi tepinmektedirler; kızıl dünyanın uşakları ise enternasyonali söyleyerek bayrağımızı indirmeye, ‘halklar’ narası ile vatanımızı ve milletimizi bölmeye, Lenin ve Mao hayranlığı ile tarihimizi tahrike başladılar. Türkçülük savaşı vermeye hazırlanmayan vatan çocukları şimdi Rusçuluk ve Çincilik savaşı veriyor. İşte iki yüz yıllık milli(!) eğitim ve ‘kültür devrimi’.”

“Pers emperyalizmi tarih boyunca, ülkemize iki koldan gelişen bir ‘kültür emperyalizmi’ ile girmeye çalışmaktadır. Bir, Farsça ile; iki siyasi mezhepçilik yaparak. Milli ve ilmi bir eğitim politikası ile bu harekete karşı çıkılmadığı için de maalesef tahribat çok büyük olmuştur. ”

Bunalım
Her şeye çok hızlı ulaştığımız, her şeyin çok hızlı eskidiği bir dönemde yaşıyoruz. En büyük problemimiz internetin üç ya da dört saniye geç açılması. Bu hızla ulaşmak istediğimiz nihai hedefimiz ne peki? Hızın hayatımıza kattığı her şey bizi tatmin ediyor mu? Hız bizim için bir huzur kaynağı mı?

Daha konforlu bir hayatımız var. Ekonomik durumu düşük bir seviyede olanlarımız dahi teknolojik gelişmelerden geri kalmıyor. Son model akıllı telefonlarla, bir tıkla ulaştığımız sanal mağazalarla ihtiyacımız(!) olan her şeye kavuşabiliyoruz. Konfor, bizi vadettiği mutluluğa eriştirebiliyor mu peki? Son derece lüks içinde hayat süren kalabalıklar ruh dinginliğinde de gıpta edilecek konumdalar mı?

Yukarıdaki sorunların cevabını hepimiz biliyoruz aslında. Çağımız birçok şeyin çok ama huzurun ve mutluluğun az olduğu bir çağa dönüştü. Hemen hepimiz bir bunalım döneminde yaşadığımızın farkındayız. Depresyon ilaçları, psikolojik yardımlar, mutluluğun formülünü verdiğini iddia eden kişiler ve kitaplar yetmiyor bize. Bunalım devam ediyor.

Arvasi Hoca eserinde bunalım konusuna da değiniyor. Ancak o, bunalım konusunun bu çağa ait olduğunu düşünenlerden değil. Bakın ne diyor:

“Biz hemen belirtelim ki ‘bunalım[ı]’ sadece bu yüzyıla ve nesillere mahsus bir mesele olarak kabul etmeyi makul ve haklı bulmuyoruz. Geçmiş insanların veya bizden daha az bunalımlı olduklarını iddia etmek bize pek mantıklı gözükmemektedir.

Galiba fertler gibi aynı yüzyılda yaşayan insanlar da egosantrik oluyorlar. Yani yaşamakta olan her nesil geçmiş nesillere nazaran daha çok ıstırap çektiğini sanarak kendini ilgi ve merkezi durumuna getirmeye çalışmakta ve kendine önem atfetmektedir.”

Biz bu cümlelerden sonra çağımıza haksızlık etmeyi bir kenara bırakabiliriz. Bunalım oldukça insanî bir mesele olarak görülürse sebepleri ve çözümü de rahatlıkla anlaşılabilir. Arvasi hoca da bu konuya aynı şekilde yaklaşıyor:

“Oysa insan, ‘bunalım’ ı tabiatında taşır; çünkü o, bizzat kendi ile çatışan varlıktır. Fert, kendinde süflî ile ‘ulvî’ nin kavgasını bulur. İnsan bir yanı ile ‘hayvan’, bir yani ile ‘melek’ olmanın çilesini yaşar. Bildiğimiz gibi ‘hayvan’ da ‘melek’ de bunalmaz. Onlar çatışmaz yaşarlar. Bunalım insana mahsustur. Bu sebepten olacak ki Mevlâna Celâleddin-i Rûmî: ‘Hayvan hayvanlığı ile melek melekliği ile kurtuldu, yalnız insandır ki ikisi arasında yalpalayıp duruyor.’ der.

“Bunalım, insanın psikolojik bir hususiyeti olup -insan için- tabiî bir oluşumdur. Bütün tarih boyunca tek tek her insan ve toplumla beraber olagelmiştir. İnsan aleyhine değil bilâkis lehine olan insanı güçlü ve dinamik yapan bir kudret biriktirme hadisesidir. İnsanın iç dünyasında beliren bir sıkışma ve kaynamadır. Daha doğrusu ruhun organizmayı aşmasıdır.”

“İnsan … ‘ten kafesine’ hapsedilmiş bir sonsuzluk okyanusu gibidir. Sonsuzluğa vurgun insan ruhu, sınırlı organizmanın dar kalıplarına kapanıp kalabilir mi?”

Günümüzde bunalım konusuna dair yapılan temel yanlış ve bu anlayışın ana hatlarını da şöyle belirtiyor Arvasi Hoca:

“Çağdaş psikanalistler, insanın tam bir başıbozuklukla organizmanın tatmini ile bunalımdan kurtulacaklarını sanmış, bunu tavsiye etmiş ve insanlığı felakete sürüklemişlerdir. Bugün maddeciliğin ve ona uygun bir psikolojik ekol olan Freudisme’nin hâkim bulunduğu fert ve toplumlarda bunalım, intihar, ruh hastalıkları ve cinsî sapıklar, serseri gençler, uyuşturucu madde düşkünleri, anarşi… o kadar artmıştır ki bunu neşredilmiş istatistiklerden öğreniyoruz.
Kısacası insan başıboş kalmakla bahtiyar olacağını sandı ve yanıldı. Bu konuda yüce ve mukaddes kitabımız Kur’an-ı Kerim’de (Kıyamet Suresi, âyet:36’da) ‘İnsan kendini başıboş mu bırakılacak zanneder?’ diye buyurulmuştur.”
Neler bunalım için bir çözüm yolu olur? Bunalıma iyi gelmeyecek şeyler nelerdir? Yazımızın bu bölümünü de aşağıdaki alıntılarla sona erdirelim.

“Hayvanlar, altında ateş yanan fakat üstü açık bir kazan gibi iç enerjilerini buharlaştırıp savururken insanlar kapalı bir kazan gibi kendilerini bir iç tazyike sokulmuş buluyorlar. Kendilerini yüce maksatlara ve ülkülere veremeyen zavallı idrakler, bu şiddetli tazyikin altında bunalarak nefsanî ve hayvanî hayata doğru alçalırlar.”

“İnsan kendini insanlaştıran iş ve faaliyetlerle kendini yormalıdır; aksi hâlde boşluk onu yutar ve bunaltır. Bu konuda yüce ve mukaddes kitabımız Kur’an-ı Kerim’de (El-inşirah Suresi, âyet:7’de) ‘O hâlde boş kaldın mı hemen yorul’ diye emredilmiştir.”

“İnsanlar, bunalımları oyun, dans, spor gibi faaliyetlerle azaltmaya çalışabilirler. Fakat hemen şunu belirtelim ki insan kendini küçük maksat ve ülkülere vermekle tatmin olmaz. Fertler ve toplumlar koşuşturdukları maksat ve ülküleri kadar büyürler.”

“Büyük zekâların büyük bunalımları, bu bunalımdan kurtulmak için yüce maksat ve ülküleri vardır. Fertleri dehâya, toplumları büyük silkinişlere götüren büyük bunalım devirleridir.
Ecdadımız, kendisini yüce maksat ve ülkülere adayarak şahsî ve ailevî gailelerini unutuyorlardı. ‘Billah kendi derdim gelmez yâdıma’ diyorlardı. Büyük devletler ve şanlı medeniyetler kuran aziz Türk milletinin her şeyin üstünde tuttuğu maksatları vardı. Türk milleti, ‘Din ve Devlet’ ile ‘Mülk ve Millet’ için ‘İlâ-yı kelimetullah’ için kılıç ve kalem oynattı. Yüce Türk milleti ve onun bağrından doğan şanlı ordusu hakanının gönlünde yatan ‘Kızılelma’yı özleyip durdu.”

Türkiye coğrafyasında yetişen değerli ilim ve kültür insanlarından biri olan Seyyid Ahmet Arvasi Hocamızın bu eseri üzerine söylenebilecek şeyler elbette ki bu kadarla sınırlı değil. Daha önce eseri okumamış olanların dikkatini esere yöneltmek niyetiyle hazırladığımız bu yazı ile rahmetli hocamızı ve onun fikirlerini bir kez daha gündeme getirmiş olduk. Daha iyi çalışmaların ve farklı kitaplarla ilgili değerlendirmelerin geleceğini umut ve temenni ediyoruz.

Seyyid Ahmet Arvasi’nin Sohbetler adlı eseri üzerine yaptığımız değerlendirme yazımızı sona erdirmeden önce bir konuya daha değinmekte fayda görüyoruz. Değerli hocamızın eserleri ne yazık ki çok kötü baskılarla okuyuculara sunuluyor. Düzgün bir editörlük çalışması yapılmadan, yazılar imlâ ve noktalama açısından gözden geçirilmeden özensizce hazırlanıyor. Ayrıca birçok eserin de baskısı bulunmuyor. İnşallah bahsettiğimiz bu eksiklikler giderilerek daha güzel baskılarla hazırlanmış Arvasi Hoca külliyatına yakın zamanda kavuşuruz.

Seyyid Ahmet Arvâsî Üzerine bir Deneme

 

Emrah Oflaz

Emrah Oflaz

Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni

2 comments

  • Bu ülkenin gençliği zamanında Arvasi hocayı hakkıyla tanıyıp kitaplarını okuyabilseydi bugün ne fetö meselesini ne de diğer pekçok meseleyi konuşuyor olacaktık. Ama hala geç değil. Arvasi hocanın gençler tarafından tanınıp, okunması lazım.

Bizi Takip Et!